spacer
spacer search

Ayrıntı Edebiyat
KÜRESEL HABERLEŞMENİN BOYUTLARININ DEĞİŞTİĞİ ÇAĞIMIZDA,
İNTERNETİN SEÇKİN E-DERGİSİ!

Search
spacer
bu sayı:
ayrıntı 45. sayı
Nisan/Mayıs 2006
kuruluş:20.5.2000
 
header
Ana Menü
ana sayfa
şiir
öykü
deneme
ilişki
erotik edebiyat
tanışalım
ödüller
bağlantılar
telif sözleşmesi
Arama...
Google
Web ayrinti.net
Komşular
nietzsche
yusuf alper
Arşiv
şubat 2006/44
Ocak 2006/43
Kas 2004/42
May 2004/41
Ock 2004/39
Kas 2003/38
Ağs 2003/37
Eyl 2003/36
Tem 2003/34
Nis 2003/33
Mar 2003/32
Ock 2003/30
Arl 2002/29
Kas 2002/28
Ekm 2002/27
Eyl 2002/26
Ağs 2002/25
Tem 2002/24
Nis 2002/22
Mar 2002/21
Ock 2002/20
Kas 2001/19
Ekm 2001/18
Eyl 2001/17
Ağs 2001/15
Tem 2001/14
Haz 2001/13
May 2001/12
Nis 2001/11
Kas 2000/07
Eyl 2000/05
Ağs 2000/04
Tem 2000/03
Haz 2000/02
Mayıs 2000/01
 



Acele Bir Hikaye Yazarı Aranıyor Yazdır E-posta
Mart 2002 - Öykü
Yazar Adem Özbay   
Hikaye edeyim isterseniz. Adım önemli değil, önemli olan bir hikayede yazılacak karakter adayı olmam. Yazar arıyorum. Aman canım, böyle uluorta yazarda aranır mı demeyin şimdi. Bilseniz yazar bulmak için yıllardır neler çektiğimi ve bu hikaye kahramanı olmak için başımdan geçenleri, benim ne kadar da bir yazar bulmayı ve onun en güzel hikayesinin kahramanı olmayı hak ettiğimi sizde kabul edersiniz. Ben isterseniz en başından anlatayım.

Efendim yılını tam hatırlamasam da benim gençlik zamanlarımın başıydı. İçime nerden ve nasıl kaptığımı hatırlayamadığım bir heves düştü. Bir yazarın en güzel hikayesinin kahramanı olmak. Gecelerim gündüzlerim bir anda bana zehir oldu. Ne yapmalı ne etmeli bir yazar bulmalıydım kendime. Kafam hep bu konu ile meşgul oluyor, ailemle çevremle, alakadar olduğum dünyayla bir türlü barışık olamıyordum. İlk başlarda herkes garipsemişti benim bu isteğimi. Hatta millet artist olmak ister, futbolcu olmak isterde senin istediğini kimse istemez dediler. Başlarda onlar benim filmlerde oynamak istediğimi zannettiler. Kimseye anlatamadım bir hikayede kahraman olarak yer almanın dayanılmaz hazzını. Günler geçiyor ama ben ne yazar bulabiliyorum ne de istediğimi gerçekleştirebilecek arayışlarda bulunabiliyordum. Sonunda kararırımı vermiştim. Kaçıp gidecek ve yazarımın ayağına kadar gidecek, ondan beni bir hikayesinde baş kahraman olarak yazmasını isteyecektim. Fakat kaçmadan önce bir az para gerekliydi. Elimde ne kadar kitap varsa, ki nerdeyse tamamı hikaye kitaplarıydı, gidip kasabadaki Sahaf Hasan’a sattım. Benim o kitapları almak için çektiğim çileleri, katlandığım parasızlıkları iyi bilen Hasan Amca ilk önce almak istemedi kitapları. Benim çok zor durumda kalıp, mecburiyetten sattığımı zannetti. Ben ise ser veriyor sır vermiyordum. Sonunda ben kitaplarımı emanet bırakmıştım Hasan Amcaya, O’da kitapların normal fiyatlarından fazla bir parayı bana borç olarak vermişti. Geri ödeyemezsem kitaplarımı satacak ve ödeşecektik. Para fazla dediysem de dinlemedi. Şimdi rahmetli olmuştur Sahaf Hasan Amca. O olmazsa ne ben hikayelerde kahraman olma sevdasına tutulurdum, ne böyle kapı kapı dolaşıp yazar arardım. Bu yüzden O’na çok şey borçluyumdur.

Efendim sonra o yazar bu yazar dolaşıp duruyorum uzun zamandır. Hemen söyleyeyim, çok yazarla görüştüm hemen hepsi benim hikayemi yazmayı kabul ettiler. Fakat beni benim istediğim şekilde bir kahraman yapmayacakları için bir türlü ben kabul edemedim. Mesela ilk olarak Sait Faik derler duymuşsunuzdur, onunla görüştüm. Beni Semaver hikayesine alabileceğini söylediyse de, hikayeyi anlatınca kabul edemedim. Bilirsiniz hikayenin kahramanının annesi ölüveriyordu aniden. Ben zaten uzun süredir annemin hasretini çekiyordum. Daha ilk hikayede annesini kaybeden bir kahraman olmayı istemedim. Durumu anlatınca istersem bir hikayesinde balıkçı olabileceğimi söyledi. Onu da kabul edemedim. Çünkü balıkçıların genelde denizde olması gerekirdi, oysa beni deniz tutar. Hem o ağ atma, balık temizleme gibi işlerde doğrusu bana ağır gelecek işler. Sait Faik pek kızmadı ama alındı biraz. Bende fazla üstelemedim gerçi. O zamanlarda havai halimle düşünürdüm ki: Benim gibi bir kahramanı hangi hikayeci değerlendirmek, bir hikayesine baş karakter yapmak istemezdi ki.

Efendim, sonra Oğuz Atay denilen bir yazar buldum kendime. Fakat O, o sıralar Tutunamayanlar adlı romanını kaleme almaktaydı. Beni roman karakterlerinden biri yapabileceğini hatta önemli bir yer verebileceğini söylediyse de kabul etmedim. İllaki bir hikayede olmalıydım. Oğuz Atay gerçekten anlayışlı bir adamdı. Bir süre yanında kalsaydım muhakki şimdi en güzel hikayelerinden birini süslüyor olacaktım. Fakat ben yılmadım. Aziz Nesin’e gittim sonra. Anlattıkça gözlerinin içi parladı. Tam hikayesi yazılacak adamsın dedi bana. Fakat ne hikmetse bir türlü yazamadı hikayemi. Sonraları benim gibi bir karakteri mizahın ağır bastığı hikayelerinde harcamak istemediğini anladım. Bir ara başlamıştı gerçi bir hikayeye. Bir tren istasyonu şefinin karakterindeydim. Pırıl pırıl üniformam, demir fakat altın gibi parlayan düdüğüm, garın hemen bitişiğindeki iki katlı lojmanım vardı. İlk kez evli olmanın heyecanını o hikayede yaşamıştım. Yeni gelen bir memurun bizim hayatımıza girmesini konu alıyordu. Her şey iyi giderken yeni memurla bizim karıyı birbirine yakınlaştırmaya, gizli gizli bakıştırmaya başlamısın mı? Hop dedim Aziz Nesin. Benim olacağım bir hikayede ihanet olamaz dedim. Hele benim karımla emrimde çalışan bir memur parçası. Olacak iş değildi. Öylece kaldı. Sonra pişman oldum gerçi. O hikaye bir bitseydi de göz önüne bir çıksaydım ondan sonraki bütün hikayeleri istediğim gibi yönlendirebilirdim. Ama olması işte. Nasip, kısmet olayına inanırım ben.

Efendim sonra inanmayacaksınız ama Ahmet Arif’le buluşturdu kader bizi. Hani o hasretinden prangalar eskittim diyen şair. Tabi bir şiir için değil yine hikaye için konuştuk onunla. Özgürlük, adalet, insan hakları dediği için hapishaneye düşmüş bir fikir suçlusu olacaktım hikayesinde. Fakat ne o yazacak vakit bulabildi ne de ben şu sonsuz gökleri, kuşları, güzel kızları terk edip mahpushaneye düşmeyi göze alacak cesareti... Ama Ahmet Arif beni doğruca Rıfat Ilgaz’a gönderdi. Tanışmıyorlarmış fakat bir ortak dostlarından O’nun samimi selamlarını almış. Selamımı söyle mutlaka bir hikayesine alsın seni dedi.

Ben Rıfat Ilgaz’ın bir yandan inşaatı devam eden yazlığının kapısından içeri girer girmez içime derin bir ümit doluvermişti bile. Meramımı anlatır anlatmaz Rıfat Ilgaz hay hay deyip çıkardı kalem kağıdı. Meğer Kaldırım Mühendisi adlı hikayesini kurgulamış sadece karakterlerini oluşturması kalmışmış. Talihin nihayet yüzüme güldüğünü hissetmiştim iliklerime kadar. Benim en çok sevdiğim yazarlardan birisidir Rıfat Ilgaz, sağolsun. Uzatmayayım ister mahalleliyi mühendis numarasıyla oyuna getiren delikanlı olacaktım istersem Zekai Ergüder. İlk başta gençliğimizin de verdiği heyecanla mühendis genç oldum. Bu arada söyleyeyim Zekai Bey’in kızının sırtı, göğsü açık kıyafetiyle kahve getirdiği bölümdeki olgun, terbiyeli ve kıza bir kez bakmama halimi yazara ben söyledim. O aslında önce beni kızı derinden derinden süzüp, kaş göz işareti yapıp sonra kendini toparlayacak bir karakter olacak yazacaktı. Ama yine Aziz Nesin’e yaptığım inatlığım tuttu. Bereket Ilgaz hem tamam dedi, hem de böyle daha iyi oldu, delikanlının kestiği role uygun düştü deyip teşekkür etti. Fakat ne olduysa gencin oyununu anlayınca benim iştahım birden kaçtı. İlk hikayemde dolandırıcı rolü oynamam canımı sıkmıştı. Sonra yazarla anlaştık Zekai Ergüder oldum. Yaş maş tutmasada neticede hikayeydi, herşeyin de tıpatıp olması gerekmiyordu canım. Ama bu seferde koskoca bir ömür yaşayıp, emekli olup rahat rahat yaşarken çocuk sayılabilecek bir genç tarafından dolandırılmak ağrıma gitti. Onuda bıraktım. Gerçi hikaye neredeyse bitmişti. Ama ben kendi isteğimle çıkmıştım hikayeden. Rıfat Ilgaz ne dersen ne bu iki karakterde sensin dediyse de kabullenemedim gitti. Ama çok sağolsun bana hiç kızmadı.

Efendim asıl siz şu meşhur şair Necip Fazıl’la yaşadıklarımızı bir bilseniz. Anlatayım izninizle. Eski Elbiselerin Hafızası isimli hikayesini bilenleriniz varsa, orada bir ölünün üzerinden çıkan elbise var. İşte ben kabul etseydim o elbise benim elbisem o ölüde ben olacaktım. Bir hikayenin ölü bir karakteri olmak beni zangır zangır titretmeye yetti de arttı bile. Bütün o iyi niyetine rağmen Necip Fazıl’a sonra uğrarım ayrıntıları konuşuruz dememe rağmen hiç uğramadım. Siz beni kendi yerinize koyunuz efendim. Şöyle kafanıza göre bir yazar bulmuşsunuz, kalemi de iyi. O zamanlar dergi de çıkartıyor, hikayen hemen yayınlanacak. Fakat sen bir ölüsün orda. Ve ilk olacak hikayen aynı zamanda son olacak. Kimi ikna edebilirim ki o karakterin ben olduğuma değil mi efendim. Bir ölü başka bir hikayede olabilirmi, yok yok ben buna razı olamazdım.

Efendim sonra kimlerin kapısını çalmadım ki, Selim İleri mi dersin, Tarık Buğra mı dersin, Ayfer Tunç mu dersin, Ahmet Kekeç mi dersin, Sadık Yalsızuçanlar mı dersin, Fatma Gürel mi dersin, Nejat Turhan mı dersin, Bilge Karasu mu dersin. Nazlı Eray, Nazan Bekiroğlu, Cihan Aktaş... İsmini unuttuğum yada ilk görüşmemizde neredeyse beni kovacak kadar kaba davrananları saymıyorum. Öyle yazarların hikayelerinde milyar verseler yer almam ki ben. Ne karakterler teklif edildi inanır mısınız: Dağ başlarında kurt kuzuyla dost olan çobanlar mı dersiniz, karılarının dırdırlarından kafayı yiyenler mi dersiniz, cinayet masası dedektiflerinden canice adam öldüren sadist katiller mi dersiniz. Ben harıl harıl yazar ararken bir türlü iyi bir hikaye yazamayan ucuz kitaplar yazarı bir karakter bile konuşuldu. Fakat ya anlaşamadık yazarla ya hikaye yarım kaldı yada yayınlanamadı içinde olduğum hikayeler. Benim de şöyle esaslı bir hikayede karakter, kahraman olma hayalimde kursağımda kaldı... Şu da varki ufak ufak bu işe başlamamı, yan karakterinde zamanı gelince esaslı bir kahraman olabileceğini söyleyenler olsada hiçbirine kulak asmadım. İllaki ilk hikayemde tastamam istediğim bir karakterde yazılacaktım. Başkasına hiç tahammülüm yoktu.

Gerçi ben bir çok hikayecinin gerisinde kamıştım. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halit Ziya Uşaklığil, Ziya Osman Saba, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nahid Sırrı Örik... Onlara yetişebilseydim kimbilir ne hikayelerinin kapılarını açacaklardı bana, ne karakterlerle beni insanlara sevdireceklerdi. Kim bilir değil mi efendim, kim bilebilir...

Şunu da anlatamadan geçemeyeceğim. Mustafa Kutlu’yla uzun bir hikayesinde baş karakter olmak konusunda tamı tamamına anlaşmıştık. Artık canıma tak ettiği için babamın ölüyor olmasına bile razı olmuştum. Herşey tamamken Mustafa Kutlu ben öyle zırp pırt seni arayamam, bu hikayede kısa sürede bitmesi gerekiyor aklımdan bir dakka olsun çıkmayacaksın demez mi. Hayda bir lahza olsun yanından ayrılmayacaktım ve tüm yaşamım onunla birlikte geçecekti. İlk başta kabul ettim, sevimli bir adamdı. Sözü sohbeti de hoştu yani. Ama o gel gelelim kah yazarlar birliğinde kah cafer ağada ipe sapa gelmez adamların lakırtıları birde kendisini meşhur etmek isteyen her genç-yaşlı şair, yazar adayının  Dergah’a dakka başı damlamaları sabrımı taşırdı. Helalleştik en sonunda, veda ettim bir başka yazarın kapısına doğru yöneldim hemencecik. Gerçi Mustafa Kutlu senden çok şey kaldı bana yeni karakterimi sana uyduracağım dedi, dolayısıyla biraz ben sayılırım o macera ruhuyla seyyah eden adam. Daha okuyamadım hikayeyi, geçenlerde gördüm bir yazarın masasında. Bakalım hangi yazarla birlikte okuyacağız.

Efendim fazla sıkmayım sizi. Benim hikayem işte böyle. En son bir gençle tanıştık Üsküdar’da. Deniz kenarında ayaklarını suya batırmış eline de almış bir dergi okuyup duruyordu. Durdum yanında anlattım herşeyi. Ademmiş adı, benden çok etkilenmiş. Bir hikayeye karakter yapmaktansa benim hikayemi yazacakmış.

Doğrusu hala ilk günkü heyecanıyla bir hikayenin içinde okuruyla buluşmayı bekleyen bir maceraperest karakter adayı için bundan daha büyük bir umut olabilir mi?   
 

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

 
< Önceki   Sonraki >
spacer
Anket
Yeni görünümümüzü nasıl buldunuz?
 
Popüler
Son Eklenen Yazılar

 
© 2014 Ayrıntı Edebiyat
Hosting Cruise
spacer