spacer
spacer search

Ayrıntı Edebiyat
KÜRESEL HABERLEŞMENİN BOYUTLARININ DEĞİŞTİĞİ ÇAĞIMIZDA,
İNTERNETİN SEÇKİN E-DERGİSİ!

Search
spacer
bu sayı:
ayrıntı 45. sayı
Nisan/Mayıs 2006
kuruluş:20.5.2000
 
header
Ana Menü
ana sayfa
şiir
öykü
deneme
ilişki
erotik edebiyat
tanışalım
ödüller
bağlantılar
telif sözleşmesi
Arama...
Google
Web ayrinti.net
Komşular
nietzsche
yusuf alper
Arşiv
şubat 2006/44
Ocak 2006/43
Kas 2004/42
May 2004/41
Ock 2004/39
Kas 2003/38
Ağs 2003/37
Eyl 2003/36
Tem 2003/34
Nis 2003/33
Mar 2003/32
Ock 2003/30
Arl 2002/29
Kas 2002/28
Ekm 2002/27
Eyl 2002/26
Ağs 2002/25
Tem 2002/24
Nis 2002/22
Mar 2002/21
Ock 2002/20
Kas 2001/19
Ekm 2001/18
Eyl 2001/17
Ağs 2001/15
Tem 2001/14
Haz 2001/13
May 2001/12
Nis 2001/11
Kas 2000/07
Eyl 2000/05
Ağs 2000/04
Tem 2000/03
Haz 2000/02
Mayıs 2000/01
 
ana sayfa arrow Ock 2002/20 arrow Osmanlı'da Kadın Şairler -IV-


Osmanlı'da Kadın Şairler -IV- Yazdır E-posta
Ocak 2002 - Deneme
Yazar Ayten Mutlu   
1- ANADOLU’DA ŞİİR VE KADIN

      

Günümüzden 12 bin yıl önce, düşünerek, tasarlayarak üretmeye başlayan İlk insanın yurdu olan Anadolu; ilk mimari yapının kurulduğu, buğdayın ilk kez evcilleştirildiği, tarımın ilk kez uygulandığı (Neolitik döneme geçiş), ilk dokumanın gerçekleştirildiği, yazının ilk kez icat edildiği ve ilk yazılı kaynakların ve ilk yazılı kanunların üretildiği, ilk dinsel metinlerin kayda geçirildiği, ilk ilahilerin söylendiği, felsefenin ilk kez İnsan yaşamına girdiği, ilk destanların yaratıldığı ve daha nice ilkleri doğuran, dişi toprak. Akdeniz’in doğusundan batısına açılan kavimler kapısı. Binlerce yıl insan bilincinde hüküm süren “Ana Tanrıça Kybele’nin doğum yeri olan bu toprak, yukarıda da değindiğimiz gibi, dünyanın kayda geçmiş ilk şair ve yazarı olan bir kadının, Sümerli bir ay rahibesi olan Enheduanna’nın da anası. Arkeolojik buluntulardan başlayarak kaynaklar bize, bu bölgede kadının ve erkeğin çağlar boyunca yaşamı eşitliğe dayanan iş bölümü çerçevesinde ürettiklerini gösteriyor. Mezopotamya'da kurulmuş Site Devletlerinin pek çoğunu kadınların yönettiği bilinen bir olgu. Eski Mısır’da Kutsal tapınaklarda fahişelik yapan rahibelerin pek çoğunun şiirler yazdığı ve toplumsal yönlendirici rollere sahip oldukları bir gerçek. Erkek egemen estetik anlayışın ve yaratısının karşısına kadının estetik anlayışını koyan ve sesini bugüne değinayni güçle taşıyan kadın. Ama böylesine şiir dolu bir havza olan Ortadoğu’da, tarihsel süreç içinde kadın, şiirde tek tük örnekler dışında etkinlik gösterememiş. Anadolu’da bin yıllık Hitit egemenliğinde bilinen kadın şair yok. Arabistan şiirinde ise ağlayıcı kadınların ağıtları, bugün de Arap şiirinde önemli bir form olan Mersiye formunuyaratmış. Bu ağlayıcı kadınlardan bilinen tek şair Hansa. Hansa nasıl da lirik bir şair.

      Selçuklularda ise bir  yıldız falı bakıcısı olan Müneccime Hatun. Bu örnekler de gösteriyor ki, kadınlar ancak, toplumda belirli bir görev ya da işlevsellik nedeniyle saygınlık kazandıkça, yazdıkları ciddiye alınmış, ya da hoşgörü gösterilmiş. Bunun dışında, Osmanlı’da şiir üretmiş kadın şairlerin dışında, Cumhuriyet dönemine kadar günümüze kalabilmiş  kadın şaire ulaşamadım.  


      2- OSMANLILAR DÖNEMİNDE KADIN ŞAİRLER

      600 yıllık bir zaman diliminde (1300-1900) Osmanlı Şiir geleneğinde ürün vermiş ve günümüzde bilinen kadın şair sayısı ne yazık ki çok az. Kronolojik olarak isimler şöyle; Zeynep Hanım, Mihri Hatun, Ani Fatma Hanım,  Fitnat Hanım, Şeref Hanım, Adile Sultan, Leyla Hanım, Leyla (Saz),  Nigar Hanım, Şükufe Nihal Başar, Hubbi Ayşe Hanım, Sırrı Hanım, Nesibe Hanım, Saffet Hanım, Sıtkı Hanım, Şeref Hanım, Tuti Hanım Bektaşi geleneğinde ürün veren Halk Ozanı kadınlar ise; Emine Beyza Bacı, Banu Cevheriye Çankırılı, Arife (Bacı) ve Ayşe (Çukurovalı) Yukarıda, kısaca değinerek erkekler tarafından kurulduğunu vurguladığımız ve öğretileni yansıtma temelinde, erkek söylemi, erkek düşünce tarzı, inançları ve arzularıyla inşa edilmiş Osmanlı şiir geleneği içinde bir kadın, şiir yazmaya nasıl cesaret edebilirdi? Ama, her şeye karşın, dünyada olduğu gibi, Anadolu’da da şiir yazan ve günümüze kalabilme başarısı gösteren kadınlar var elbet. Peki, neydi bu kadınların ortak paydası?

       Konuya buradan yaklaşınca, ilk ortak nokta, mensup oldukları sosyal sınıf olarak karşımıza çıkıyor. Pek az insanın okur-yazar olduğu bir dönemde, klasik şiirin üretildiği ve sunulduğu yer, doğal ki, imparatorluğun yüksek sınıfına mensup insanların çevresiydi. Ve bu kadınlar da, Bektaşi geleneği içinde varlık gösteren kadın ozanlar dışında, hep bu yüksek sınıfın mensubu kadınlardı. Ya saray çevresinde, farklı yetenekleriyle öne çıkabilmiş kalfa kadın, ya padişah kızı, ya yüksek sınıftan birinin yakını, örneğin bir kadı kızı, ya da karısı... İkinci ortak özellik de, hemen hepsinin, o dönemde yazılan temalarla, yaygın sözcük ve kalıpların gücüyle ilerlemiş olduklarıdır. Belki Mihri Hatun’un farklılığını, kendi kişisel duygu ve düşüncelerini yazdığı şiire aktarmış ilk, belki de o dönemde tek kadın şair olduğunu Vurgulayarak belirmek gerek. Ama o da klişeleri kullanmış, egemen metafor ve söylem biçiminin dışına çıkamamıştır. Bir diğer ortak özelliğe gelince; hemen hepsi, kendilerini şiir ortamına kabul ettirebilmek, bir Divan şairi olarak tanınabilmek için, şarklı erkek söylemiyle düş kırıklıklarını gizlemiş, şiirlerinde cinsiyetleriyle ilgili hiçbir ipucu verememiş, erkek egemen söylem biçimiyle açıkça aynılaştırılmış bir sesi kullanmış, ya da kullanmak zorunda kalmış olmalarıdır. Dönem dönem yazılan ve içinde şairlere ait biyografi ve bilgilerin yer aldığı, Tezkirat-ı Şuara’larda kadın şair adına ya çok az rastlanır, ya da hiç rastlanmaz.  Bu şairlerin hiç biri,  yerleşik kalıpların değişen parçalarından biri olamamıştır. Ta ki, 1780 yılında ölen Fitnat Hanım’a gelinceye dek. Daha önce, kadın şairler, erkeklerin metaforlarını takip etmek zorunda kalmışlardır. Kadınların kendi kişiliklerini şiirde belirtmesi, kadınlıklarını yansıtabilmeleri ise ancak çok yakın tarihlerde mümkün olabilmiştir. Bu şairlerin kısa yaşam öykülerinden ve şiirlerinden örnekler vererek sözümüzü tamamlamadan önce; Cumhuriyet döneminin ilk önemli kadın şairi olan Yaşar Nezihe Bükülmez’i de saygıyla yad etmek isterim. Egemen çevrelerce sürekli dışlanan iftira ve yalanlarla karalanan bu şair, yoksulluklar acılar ve yakınlarının ölümleriyle acılaşan yaşamında yılmamış ve şiir yazmayı sürdürmüştür. Kadını şiirin öznesi değil, nesnesi olarak görmeye koşullanmış anlayış ne yazık ki günümüzde de, ayni katılıkta olmasa bile sürüyor ne yazık ki. Ama ben inanıyorum ki, kadınlar diğer bütün alanlarda olduğu gibi şiirde de hak ettiği yeri almak üzeredir.

      ****

      Divan şiirinde bilinen ilk kadın şair Zeynep Hatun . 15. Yüzyılda yaşamış bir kadı kızı ve bir kadı karısıdır. Zeynep Hatun. Çağdaşı olan Mihri Hatun ile aralarında latifeler ve karşılıklı şiir söyleşmeleri vardır. Divani Sultan Mehmet adına düzenlenmiştir.

          GAZEL

          Keşfet nikabını yeri göğü münevver et
          Bu alem anasırı firdevs-i enver et
          Depret lebini cüşe getir hacz-i kevseri
          Anber saçını çöz bu cinanı muattar et
          Hattın berat verdi saba yeline dedi
          Tez er Hatay'a Çin'i tamam et müseehhar et
          Yara yolunda aşk ile derdinden ölenin
          Kim der sana ki hecr ile canın mükedder et
          Zeynep çü dost zülfü gibi tarümarsın
          Divane olma şiirini divan ü defter et
          Zeyneb ko meyli zinet-i dunyaya zen gibi
          Merdane var Sade-dil ol terk-i ziver it

      

      Günümüz diliyle;

      

          Aç yüzünün örtüsünü yeri göğü aydınlat
          Bu maddeler dünyasını nurlu cennet et
          Dudaklarını kımıldat kevser havuzunu coştur
          Amber kokulu saçını çöz, bu dünyayı kokularla doldur
          Yüzündeki tüyler, sabah yeline ferman yazdı ve dedi:
          Çabuk git Hatay ile Çin ülkelerini zaptet
          Sevgiliye, yolunda aşk ile derdinden ölenin
          Ayrılıkla canını kederle et diye kim söyler ?
          Zeynep, dost sevgili saçları gibi darmadağınıksın
          Deli olma şiirlerini divan ve defter durumuna getir
           Zeynep, dünyaya isteklerini kadın gibi bildir
           Var sade ol ve dilini sadeleştir.

      

      Zeynep Hatun, şiirlerinde, sadece erkek söylemini kullanmakla kalmamış, şiirlerinde kadının patriyarkal nosyonunu yaygınlaştırıcı bir söylem de kullanmıştır. Kadının isteklerini, açgözlülük olarak nitelendirir ama  aşağılık konumundan sıyrılma isteğini de anlatır. Zeynep Hatun, bir şair olarak kabul görebilmek için, arzularının “merdane” olmasını ister. Tıpkı alçakgönüllü bir erkek gibi, bilge olmak isteğini vurgular. Kadının, baskın egemen erkek hukukta vurgulanan bazı olumsuz özelliklere sahip olduğunu kabul eder. Yumuşaklık, sevecenlik...gibi bazı kadına özgü değerleri, zayıflık ve ruhsal eksiklik diye nitelendirir.

       Aşık Çelebi, “Mesairus Şuara” adlı kitapta, Zeynep Hatun’un son dönemde şiiri bıraktığını yazar. Diğer erkek şairlerle görüşmeyi kesmiş ve kocasının baskısı altında yaşamayı sürdürmüştür. Bu durum “münasip ve erdemli bir davranış” olarak görülür. “ Zeynep ere varup, eri hukminde olup şi’rden ve rical ile musahibetten çekinmiş” der ve bu durumu olumlar bir ifade kullanır Aşık Çelebi. Bu, diğer erkeklerin ortak fikridir zaten. Çünkü kadının eline, erkeklik sembolu olarak görülen bir kalem alıp şiir yazmaya kalkışması, Erkek dünyasına bir saldırı olarak bakılmasa bile en azından uygunsuz, saçma ve kadınlık erdemlerini küçültücü bir durum olarak görülmektedir.

      ***

      Mihri Hatun (1460- 1506)

       Amasya'da dogdu, Kadı Mehmet Çelebi'nin kızıdır. İyi bir öğrenim görmüş, Arapça ve Farsça'yı öğrenmiştir. Sultan II. Beyazid'in ve onun oğlu şehzade Ahmed'in

      Amasya valilikleri sırasında bu şehirde toplanan alim ve sanatkarların meclislerine devam etti. Hiç evlenmedi, Amasya'da oldu. Sade bir dille yazdığı kaside ve gazelleri ile tanınır. Kadın divan sairleri içinde kendi aşk duygularını rahatça ve samimi bir şekilde yazması bakımından farklı bir yere sahiptir. Divani Moskova'da basıldı. (1967)

      

      Gazel

          Habdan açtım gözüm nagah kaldırdım seri
          Karşıma gördüm durur bir mah-cehre dilberi
          Talim sa'd oldu yahut kadre erdim galiba
          Kim mahallem içre gördüm gice doğmuş müşteri
          Nur akar gördüm cemalinden egerçi zahira
         Kendisi benzer Muselmana libası kaferi
          Gözümü açıp yumunca oldu çeşmimden nihan
          Söyle teşhis eyledim kim ya melektir ya peri
          Erdi cun ab-hayate mihri ölmez hasredek
          Gördu çun seb zulmetinde ol ayan İskenderi

      ***

          Uykudan açtım gözümü ansızın kaldırdım başımı
          Karşımda durur gördüm bir ay yüzlü güzeli
          Kısmetim kutlu oldu ya da itibarlandım galiba
          Ki mahallemde geceleyin Musteri yıldızının doğduğunu gördüm
          Yüzünden nur akan gördüm ise de
          Kendisi  Müslümana benziyor, giysisi ise kafir giysisi
          Gözümü açıp yumunca gözümün önünden kayboldu
          Şöyle belirledim ki, sevgili ya melektir ya da peri
          Mihri kıyamete dek ölmez, çünkü o olumsuzluk suyuna erdi
          Gördü, çünkü o gece karanlığında apaçık İskender'i

      

      15. yüzyılda, Mihri Hatun’a yönelik olarak şair Necati Bey’in koyduğu tavır yukarıda söz ettiğimiz anlayışın somut yansımalarından biridir. Mihri Hatun, Necati Bey’in bir şiirine bir nazire yazınca, Necati Bey, Mihri Hatun’u bu cüretkar davranışı için cezalandırmak amacıyla şu gazeli yazar;

      Ey benum si'rume nazire diyen
      Cikma rah-i edebden eyle hazer
      
      Dime ki iste vezn u kafiyede
      Si'rum oldi Necatiye hem-ser

      

      Asıl sorun ise, Sultan II. Beyazıd’dan; Bir kadının bir erkekten, yani, Necati Bey’e verilenden daha yüksek bir ihsan (para) aldığı için Mihri Hatun’a duyduğu öfkedir.

      ***

      Ani Fatma Hanim  (?-1710)

      Genç yaşında güzel yazı yazmak ve şiir söylemek hevesine düşen Ani, cağının oldukça tanınmış şairlerindendir. 1710'da Yenişehir-Fener'de oldu. Divanı varsa

      da basılmamıştır.

          GAZEL

          Feramuş itti hayli dem beni yad itmeden kaldı
          Benim çok sevdigim mahzunu dilşad itmeden kaldı
          Nola t'amirine kasd itmese şah-ı cihan banım
          Bilür kim hatır-ı viranım abad itmeden kaldı
          Kalupdur bahr-i gamda fülk-i dil yok sahil-i maksud
          Hayıflar rüzgarim bana imdad itmeden kaldı
          Düşelden ran-ı aşk-ı yare zar ü natüvandır dil
          Ser-i kuyinde halim yare feryad itmeden kaldı
          Niçün derpey olur Ani ki hal-i Kays'ı bilmez mi
          O biçare yetürdi kendin irşad itmeden kaldı

      ***

          Unuttu hayli zaman, beni anmadan kaldı
          Benim çok sevdiğim, üzgünü mutlu etmeden kaldı
          Ne olur onarmaya girişmese Tanrım
         Bilir ki yıkık gönlüm şen etmeden kaldı
          Gönül gemisi gam denizinde kalmıştır, ulaşılacak kıyı (görünürde) yok
          Üzülür zamanım bana yardım etmeden kaldı
          Sevgilinin aşkının yoluna döşeli gönül, güçsüz ve ağlayandır
          Sevgiliye yolun başında halimi (ağlayarak) anlatmadan kaldı
          Niçin ardı sıra (gider) Ani, ki Kays'ın durumunu bilmez mi
          O çaresiz kendini yitirdi, doğru yolu bulamadan kaldı

      ***

          Fitnat Hanim

(?-1780) Divan sairi. Asil adi Zübeyde'dir. Seyhülislam Ebu İshakzade Mehmet  Esat Efendi'nin kızıdır. İstanbul'da doğan Fıtnat Hanım, iyi bir öğrenim gördü. Küçük yaştan itibaren edebiyatla uğraştı. Divan şiirin genel karakterine uygun, erkekçe bir söyleyişi, başarılı bir nazım ustalığı vardır. İstanbul ağzını, halk deyimlerimiz Naili'nin edasıyla, Nedim'in çapkın havasıyla kolaylıkla bize aktarır. Divanında hikmetlerle müsammatlar, gazellerle kasideler, şarkılarla tarihler uyumlu bir dil ustalığı içerisinde yer alır. İlim ve kültürden uzak biri ile evlendiği için mutsuz bir hayat surdu. İstanbul'da öldü. Fitnat Hanım, bir Divan oluştururken, erkek ustalara bir mesaj vermek için, bütün kalıplaşmış söylem biçimlerinin yanına çıkmalar yaparak, farklıanlatımlarla yeniden ifade edilmiş, ayni anlama gelen dizeler yazar ve şiirde nasıl kullandığını açıklar. Böylece geleneği değiştirmek ister. Bu çabası, ne yazık ki otoriteler tarafından “basit ve düz anlatım” olarak karşılanır. Böylece, Fitnat Hanım’ın bu çıkışı,  önemsiz ve gelenek için tehditten uzak hale getirilmiş olur.

      GAZEL

          Neşve-i cam-ı muhabbetle gönül cuş eyler
          Çekilen der ü gamı cümle feramuş eyler
          Kıl hazer alma sakın aşık-ı zarın ahın
          Seni bir şuh-ı sitemkara felek dun eyler
          Bir nigehle komadı derdimi takrire mecal
          Çeşm-i mestin nice guyaları hamuş eyler
          Hale-i mah gibi sineye çekmiş mihri
          Bezm-i vuslatta o kim yari deraguş eyler
          Sen hem gülşen-i hüsnünde figan et cü hezar
          Fıtnata derd-i dilin belki o gül guş eyler

      ***

          Gönül sevgi kadehinin neşesiyle coşar
          Çekilen dert ve üzüntüyü bütünüyle unutur
         ağlayan aşığın ahini alma sakin
          Seni bir zulmedici güzele keder düşkün eyler
          Bir bakışla derdimi anlatmaya derman koymadı
          Sarhoş gözün nice söyleyenleri susturur
          Ay haleleri gibi güneşi göğsüne cekmis
          O ki kavuşma meclisinde sevgiliyi kucaklar
          Sen hemen güzelliğinin gül bahçesinde binlerce kez ağla
          Ey Fitnat, bekli gönül derdini o gül (sevgili) dinler

      ***

          Şeref Hanim (19. Yüzyıl)

      Hakkında herhangi bir bilgi bulunamadı.

          GAZEL

          Dildeki dag-i füruzanım ile eğlenirim
          Geceler kendi çerağınım ile eğlenirim
          Ederim züver-i aguse-i hayalim yari
          Daima hidmet-i mihmanım ile eğlenirim
          Söyletip çektiğini şuh-i cefakarından
          Sergüzeşt-i dil-i nalanım ile eğlenirim
          Komaz avare vü tenha beni manend-i safa
          Yine derd-ü gam-i cananım ile eglenirim
          Dest-i ahım dokunup saz-i derunun teline
          Nağme-i nale vü efganım ile eğlenirim
          Söyleyip serd-i mihmetle nice taze gazal
          ŞEREF eş'ar-i perişanım ile eğlenirim

      ***

          Gönlümdeki yanan yaralarimla eğlenirim
          Geceleri kendi çirağanımla eğlenirim
          Sevgiliyi hayalimin kucaginin susu yaparim
          Surekli bu konuguma hizmet etmekle eğlenirim
          Söyletip cektiğimi eziyet edici sevgilisinden
          Aglayan gönlumun seruveniyle eğlenirim
          Safa gibi beni serbest ve yalniz birakmaz
          Yine sevgilimin dert ve uzuntusuyle eğlenirim
          Ahımın eli dokunup icimin sazinin teline
          İnilti ve ağlayislarimin ezgisiyle eğlenirim
          Sikinti etkisiyle nice yeni gazel söyleyerek
          Seref, perisan siirlerimle eğlenirim

      ***

          Adile Sultan (1825-1898)

      İstanbul'da doğmuştur. Osmanlı hükümdarı II. Mahmut'un kızıdır. Şiirleri genellikle münacaatt, na't, medhiye, mersiye, gazel ve şairin eşinin  ve kızının ölümlerinden duyduğu derin üzüntüyü yansıtan manzumelerden oluşmuştur.

          GAZEL

          Duymayın can ü gönül dostuma pinhan gideyim
          Akl ü can bana nedir bidil ü bican gideyim
          Cismde can gibidir gözde hayali yarin
          Nice bir gurbet ü firkatle perisan gideyim
          Korı canımda da aşk odını yaktı alevi
          Yanmak aşk ile beşaret bana üryan gideyim
          İderim kat'ı taalluk çü bu can ü tenden
          O güle bülbül-i can itmede efgan gideyim
          Adile Ka'be-i kulın ideyim şöyle tavaf
          Arz ide ruyını dildarıma mihman gideyim

      ***

          Duymasın can ve gönül, dostuma gizlice gideyim
          Akıl ve can bana nedir, aşık ve cansız gideyim
          Bedende can gibidir, güzde hayali yarin
      
         Nice bir gurbet ve ayrılıkla perişan gideyim
          Koru canımda da aşk ateşini yaktı alevi
          Yanmak, aşk ile müjde bana, çıplak gideyim
          Bu can ve bedenden ilgiyi keserim, çünkü
          O sevgiliye can bülbülü ağlayarak gideyim
          Adile, mahallenin Kabesini söyle tavaf edeyim
          (Sevgili) yüzünü göstere, sevgilime konuk gideyim

      ***

           Leyla Hanım  (?- 1847)

      İstanbul'da doğdu. Dönemin ünlü şairlerinden Keçecizade İzzet Molla'dan aldığı özel derslerle yetiştirildi. Yasadığı dönemin edebiyat çevrelerince beğenilerek karşılanan lirik gazeller yazdı. Yayımlanmamış divanı vardır.

          DİVAN

          Yarin asiklari ile ulfeti pek güçtür güç
          O peri vahşidir unsiyyeti pek güçtür güç
          Sakin aldanma gönül va'd-i visal-i yare
          Sonra derd ü elem ü mihneti pek güçtür güç
          Beni afv eyle eğer meclise girdiyse rakip
          Çekemem doğrusu su sıkleti pek güçtür güç
          Ders-i aşkı açalım dersini vaiz kapasın
          Zahidin barid olur sohbeti pek güçtür güç
          Sohbeti yar ile de pekçe uzatma Leyla
          O peri vahşidir ünsiyyeti pek güçtür güç

      ***

          Sevgilinin aşıklar ile bir arada bulunmaya alışması çok güçtür güç
          O peri yabanıldır, insanlara alışması çok güçtür güç
          Sakin aldanma gönül, sevgilinin kavuşma vaadine
          Sonra derdi, elemi ve sıkıntısı çok güçtür güç
          Beni affeyleye eğer meclise girdiyse rakip
          Çekemem doğrusu su ağırlığı çok güçtür güç
          Aşk dersini açalım, vaiz dersini kapasın
          Zahidin soğuk olur sohbeti çok güçtür güç
          Sevgiliyle sohbeti çok uzatma Leyla
          O peri yabanıldır, insanlara alışması çok güçtür güç

      ***

      

          Leyla (Saz) (1850-1936)

İstanbul'da doğdu. İlk eğitimini, müzik kültürünü sarayda aldı. Medeni Aziz Efendi'den klasik Türk müziği dersleri aldı. On altı yaşından başlayarak şiirler yazdı. İki yüze yakın beste yaptı. Bu bestelerin çoğu günümüzde de sevilereksöylenmeye ve dinlenmeye devam etmektedir. Gezdiği yerleri, yaşadığı çevreyi, harem ve saray anılarını gazetelerde yayımladı.

      Şiir kitabı: Solmuş Çiçekler (1928)

          Solmuş Çiçekler II.

          Nesi var sanki su dehrin eleminden başka
          Nesi var kahr ü azab ü siteminden başka
          Yar canim diye pür rahm ü vefa sandığımın
          Görmedin lütfunu va'd-i kereminden başka
          Runüma olmadı ayine-i pür jenk-i hayat
          Bana bahtım ile tesir-i gamından başka
          Nesvedar olmadı gönlüm feleğin bezminde
          Kalmadı çekmediğim cam-i ceminden başka
          Dilberimde su cihan bağını gördüm geçtim
          Sevmedin bir çiçeği gonca feminden başka
          Duymaz oldum bu tarab-gah-i emelden bir ses
          Kirilan saz-i dilin son na-gamından başka
          Beni peyrevlige teşvik iden olmaz
          Leyla O sühan saz-i Nazif'in kaleminden başka

      ***
   

          Nesi var sanki su dünyanın eleminden başka
          Nesi var kahir, eziyet ve siteminden başka
          Sevgiliyi canım diye acıma dolu ve vefalı sandım
          Görmedin bağışını, bağış sözü vermesinden başka
          Yüz göstermedi, hayatin pas dolu aynası
          Bana talihimle kederinin etkisinden başka
          Neşeli olmadı gönlüm feleğin meclisinde
          Kalmadı çekmediğim Cem'in kadehinden başka
          Sevdiğimde su bağını gördüm geçtim
          Sevmedin bir çiçeği gonca ağzından başka
          Duymaz oldum bu istek coşkunluk yerinden bir ses
          Kırılan gönül sazının son ezgisinden başka
          Beni ardı sıra gitmeye teşvik eden olmaz Leyla
          O söz ustası Nazif'in kaleminden başka

      ****

          Nigar Hanım (1862-1918)

İstanbul'da doğdu. Kadıköy Fransız Mektebi'ndeki öğreniminden sonra dönemin unlu hocalarından edebiyat, Arapça ve Farsça dersleri alarak yetiştirildi. Hamid, Recaizade Mahmut etkisinde görünun şiir, düzyazı ve çeviriler yayımladı. Yaşadığı dönemde ilk örmekleri verilen Ulusal Edebiyatı benimsemedi. Hece ölçüsüne ve dilde  adeleşmeye karşı görüşleriyle çağın gelişmelerinin uzağında kaldı. Nigar Hanım, 19. asır sonu kültür semalarında yerini alan öncü Osmanlı kadınlarının en parlak yıldızlarından biri. Roman ve tefekkür sahasında Fatma Aliye Hanım'ın temsil ettiği madalyonun diğer yarısı, sosyal yaşantı ve şiir sahasındaki tamamlayıcısı. Avrupai Türk edebiyatının bir kadın kaleminden çıkma ilk şiir kitabı Efsus'un sahibesi. "Elem teraneleri" olarak tanımladığı şiirleri, döneminde kadınlara yazma ve yayımlama cesareti verdiği gibi, erkek yazarlar üzerinde de geniş bir etki alanı oluşturdu. Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatları arasında bir "ara nesil" sanatçısı. Edebî salonunda kadın-erkek, garplı-şarklı konuklarını ağırlayan bir asır sonu entelektüeli. Dönem feminizminin ılımlı kanadında bir kadın sesi. Etik ve estetik bir mitin sahibesi olarak hayatı bir yanıyla romans ya da peri masalına benzerdi. Ama bir yanıyla da bu hayat, olanca katılığı ve acımasızlığı ile gerçeğe koştu. ilk bakışta verdiği onca parıltılı ve kalabalık siluete rağmen, kadın kimliği ile alabildiğine tenha ve kırık bir hikayeydi; bestesi şarklı, güftesi garplı. Unutuluşun kucağına zirveden düştü. Hayatım, elemlerim, zaten çok az olan ümitlerim anlattığı günlükleri yıllarca Aşiyan Müzesi'nde bekledi. Oysa o, yazıyor ve gelecekte birilerinin bunları okuyacağım ümit ederek teselli buluyordu. Geleceğe bir sesleniş, yüz yüze olmayan bir paylaşım yürekliliğiyle.

      

      Eserleri: Efsus (siirler, I.Cilt 1886, II. Cilt 1890), Niran (Şiirler, 1890),

      Aks-i Seda (Şiirler, 1900), Safahat-ı Kalp (Ask Mektupları 1901), Elhan-ı Vatan

      (Duzyazılar, 1916), Girive (Oyun, 1912'De oynandı), Hayatımın Hikayesi (Anılar,

      1959)

          Bir Daha Söyle

          Yegane sevdiğin alemde ben miyim simdi?
          Sahih ben miyim artık muhatab-ı askın?
          Butun o hiss-i amik-i fuad-ı pür sevkin
          O ibtila-yi ezel, o alaik-i ebedi
          Benim mi şahsıma mahsur?. Bir daha söyle
          O sanihat-ı hazinin, o beyyinat-ı gamın
          Sahih, mülhimi hep ben miyim, bugün söyle;
          Tahassüsatını, efkarını bütün söyle.
          Getir su kalbime dök varsa sevdiğim, elemin
          Eden nedir seni rencud?.. Bir daha söyle.

      ***

          Biricik sevdiğin dünyada ben miyim simdi?
          Gerçekten ben miyim artık aşkının muhatabı?
          Butun o istek dolu yüreğinin derin duyguları
          O ezeli düşkünlük, o sonsuz ilgiler
          Benim mi şahsıma mahsus?.. Bir daha söyle,
          O hüzünlü akla gelişlerin, o üzüntülerinin belli olmasının
          Gerçekten esinleyeni (kadın) hep ben miyim, bugün söyle:
          Duygulanmalarını, düşüncelerini bütünüyle söyle.
          Getir şu kalbime dök varsa sevdiğim üzüntün
          Seni inciten nedir?.. Bir daha söyle...

      ***

          Şükufe Nihal Başar (1896-1973)

      İstanbul'da doğdu. yüksek öğrenimini İstanbul Darulfunun'u Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümünde tamamladı (1919). "Sair" ve "Nedim" (1918-1919) dergilerinde yayımlanan ilk şiirlerini birleştiren "Yıldızlar ve Gölgeler"inde ortaya koyduğu kişilik, üslup ve biçim yönlerinden Tevfik Fikret etkisinde görüldü. Daha sonra yazdığı şiirleri Güneş, Varlık, Aydabir, Çınaraltı, Şadırvan dergilerinde yayımlayan şair kadın duyarlığıyla ulusal ve toplumsal temaları da isleyen şiirler yazdı.

          Yapıtları: Yıldızlar ve Gölgeler (1919), Hazan Rüzgarları (1927), Gayya (1930), Yakut Kayalar (1931), Su (1933), Sıla Yolları (1935), Sabah Kuşları (1943), Yerden Göğe (1960) ve ölümünden sonra seçilmiş şiirlerini kapsayan, Şükufe Nihal/Şiirler (1975)

          ÇOBAN NİNE

          Bu tarlada doğmuştu, burada büküldü beli;
          Hiç durmadan uludu bahtının kara yeli;
          O, yerinde oyuldu bir çınar vakarıyla...

          Es verdi, evlat verdi tükenmeyen cenklere;
          Hastalıkla, kıtlıkla kaç torun gömdü yere;
          Saçı bir örnek oldu dağların kariyle...
      
          Kimi vardır su yurtta yetmiş yıllık ömrünün?
          Ardında sürünerek üç koyunluk surunun
          Allah’ıyla baş başa kalmıştır Çoban Nine
      
          Bir sır gibi derindir karanlık bakışları;
          Gönlünde birdir ömrün baharları, kışları;
          Çekmiş ummanlar gibi her derdi sinesine.

      ***

      Bektaşi geleneği içindeki kadın şairler, yukarda da değindiğimiz gibi, var olan geleneğin ötesinde bir söyleme ulaşamamışlardır. Başlıcaları;

      

      Emine Beyza Bacı (?.?)

      Bektaşi sairlerimizdendir. Mora Yenişehir'li Abdullah Baba'nın öğrencilerindendir.

          NEFES

          Bu gün ben pirime vardım
          Hayırlı himmetin aldım
          Aşkın deryasına daldım
          Keren senden şahım Ali
          Yetiş Hünkar Bektaş Veli
      
          Hazret-i Hatice, Fatma
          Katardan kemteri atma
          Cürm ü isyanıma bakma
          Kerem senden şahım Ali
          Yetiş Hünkar Bektaş Veli

          Pir elinden dolu içtim
          Can ile hem serden geçtim
          Erenler rahına düştüm
          Kerem senden şahım Ali
          Yetiş Hünkar Bektaş Veli
      
          Erenlerin yolu birdir
          Mursidim Abdullah Nur'dur
          Musa'nin çıktığı Tur'dur
          Kerem senden şahım Ali
          Yetiş Hünkar Bektaş Veli

          Şahım ululardan ulu
          Emine'dir geda kulu
          Kevserden himmet bir dolu
          Kerem senden şahım Ali
          Yetiş Hünkar Bektaş Veli

       ***

          Banu Cevheriye Çankırılı (1864-1914),

Çankırı'da 1864 yılında doğan Banu, öğrenimini köyündeki okulda görmüştür. Gerek babasının sağlığında gerekse onun ölümünden sonra köydeki evlerinin altında bulunan odaya gelen konuklarla görüşür, onlarla güncel konularda söyleşirdi. Bu odaya en çok gelen Geredeli saz sairi Aşık Figani idi. Banu Hanım özgür yaratılışlıydı. Gelen aşıkların fasıllarını dinlemekten, konuklarla oturup görüşmekten zevk alırdı. Şiir meraki saz şairlerini dinlemekle başlamıştı. Bir divan oluşturacak derecede çok olan şiirlerini her nedense ölümünden iki yıl önce yakmıştır. Dili oldukça düzgün, üslubu sevimli ve sadedir.

          NEFES

          Dost derdine düşmeyen can
          Semt-i yari dolanır mi
          Kalbi mutmein olmayan
          Hak nutkina inanır mi
            
          Ra'na gönlümüz goncadır
          Sineme gizli pençedir
          Murg-i dile eğlencedir
          Sakin derya bulunur mu

      
          Setr eden ism-i Settar'a
          Lafeta sırrı esrara
          Nokta-i nun'da hünkara
          Banu ah eder kalur mu

          -----------
      
          Dost derdine düşmeyen can
          Sevgilinin bulunduğu yeri dolanır mı
          Kalbi kuşkulardan arınmayan
          Tanrı sözüne inanır mı
      
          Ey sevgili gönlümüz goncadır
          Göğsüme gizli pençedir
          Gönül kuşuna eğlencedir
          Durgun deniz bulunur mu
      
          Günahları örten, (ve) bağışlayana
          Gizli sırlardan başkaya
          Nun'un noktasında hünkara
          Banu ah eder kalır mı

       ***

          Arife (Bacı)  (1867-?)

      Bektaşi sairlerinden olan Arife, Rahva'da doğmuştur. Babası tüccar Arif Ağadır. Akrabasından Çivizade Mustafa Efendi ile birlikte 1877'de İstanbul'a gelmiştir.

          NEFES

          Kar yağdı dergahın ettik ziyaret
          Cemalini gördük Hafız Babanın
          Ol güzel canlarla surduk mahabbet
          Cemalini gördük Hafız Babanın
      
          Ol demde acildi bir ali meydan
          Celup gulbankler sürüldü erkan
          Cümlemiz olmuşuz hüsnüne hayran
          Cemalini gördük Hafız Baba'nın
      
          Cümlemizi mest-i mudam eyledi
          Gitti kesret kudret dili söyledi
          Kendimiz unuttuk bizi neyledi
          Cemalini gördük Hafız Baba'nın
      
          Arife gel kaldır gözün perdesin
          Hakk'in cemalini sen de göresin
          Böyle bir mürşidin halin bilesin
          Cemalini gördük Hafız Baba'nın

       ***

          Ayşe (Çukurovalı)
          Çukurova'lı ya da Gülek'li olduğu söylenen Ayşe'nin yaşamı hakkında hiçbir
          bilgi yoktur.

          DORTLUKLER

          Tarlası kara evlekli
          Keçisi ufak oğlakli
          Girgin toklu tor daylaklı
          Babam kurban bostan oğlum
      
          Kurban olducağım aba
          Dokunmayım olsun tövbe
          Yaşı küçük gözü sube
          Anam kurban bostan oğlum
      
          Kaya gibi Karıncalı
          Benim gönlüm zerinceli
          Beli çifte tabancalı
          Baban kurban bostan oğlum

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

 
< Önceki
spacer
Anket
Yeni görünümümüzü nasıl buldunuz?
 
Popüler
Son Eklenen Yazılar

 
© 2014 Ayrıntı Edebiyat
Hosting Cruise
spacer