Dolmuştayım. Eve gidiyorum. Dolmuş şehrin en işlek caddesindeki durağa yanaşınca onu görüyorum. Kasketi yine hafifçe yana eğik, elleri pantolonunun cebinde, bir insan selinin arasında oradan oraya sürükleniyor. İçimden inip ona takılma isteği geçiyor. Dışarıda kar havası. Gökyüzü buzlu bir cam.
Şehir, mağazalarıyla, cadde ve kaldırımlarıyla yeni bir yılı karşılama telaşında. Seyyar satıcılar kalabalık köşelere sığışıp bu alışveriş bolluğundan nasiplenirken, taşıtlar kendilerine yol açmak için birbirlerinin boğazını sıkmakta. Dolmuş buradan çıkana kadar düşünme fırsatım var ama cebimin son günlerdeki yufkalığı inip inmeme konusundaki kararımı son âna erteliyor; çünkü cebime böyle zamanlarda kahrını çekemediğim korkunç bir yalnızlık gizleniyor. Şimdi insem, yalnızlığım hediyelik eşyaların çekimine kapılıp cebimden fırlayacak, vitrin camlarına çarpılıp kolunu kanadını kıracak. Yok, yok, bu kalabalıktan uzak durmak en iyisi. Sürücü, dolmuşu ileri geri sürerek, dümeni sağa sola kırarak bu cendereden kurtulmaya çalışırken onu yitiriyorum. Başımı cama dayayıp emekliler parkının kış yalnızlığını izliyorum. Üçüncü sınıf bir düğün orkestrasının gündüzleri çay, sigara, çorba parasına camlarını zangır zangır titrettiği, çevre esnafına günün sekiz saati türkü, arabesk, pop, canı ne isterse onu dinlettiği, altındaki mağazanın yanından merdivenle çıkılan kafe, kahvehane karışımı derme çatma bir binanın önünde onu yeniden buluyorum. Yukarıya, o binanın üst katına bakıyor. Dolmuş taşıt selinin arasına karışırken, orada kalan yanım, “Durur musunuz!” diye bağırıyor. Sürücü dikiz aynasından ters ters baktıktan sonra sağa tam yanaşmadan durup söylenmeye başlıyor. Daha ilk cümlesini bitirmeden kapıyı açıp atlıyor, kalabalığı yarıp onu gördüğüm yere doğru ilerliyorum. Görünürde yok. Az önce durduğu binanın önünde durup baktığı yere bakıyorum. Sürücüye seslenen o ses oraya çıkmamı söylüyor. Merdivenleri çıkıp iki kanatlı bir kapının önüne geliyorum. Camlar buğulu. Kapıyı açıp giriyorum. Kızlı erkekli bir kalabalık ortadaki beton yuvarlağın üstünde bir Malatya türküsü eşliğinde tepinip duruyor. İçerisi karışık nefes, bayatlamış çay, ekşimiş tütün kokuyor. Bir yanda küçük bir şark köşesi; yerde minderler, büyük bakır siniler, duvarlarda tahtadan yapılmış tarım araçları, boncuk dizilmiş ipler; bir yanda üstü hasır iskemleler, çakma tahta sehpalar... Cebimdekinin kederini unutuveriyorum. Bir köşeye ilişip oturuyorum. Kimsenin kimseyi gördüğü, dinlediği yok. Herkes dışarıdan sürükleyip getirdiği bir sıkıntıyı, öfkeyi, cinneti ortak bir gürültüyle bastırma çabasında. Bizim Zaza Yusuf’un okey, iskambil, altılı oynanan kahvehanesi geliyor aklıma, meğer ne sakin yermiş orası. Gözlerimi buranın genel manzarasına alıştırdıktan sonra çevremdeki yüzlere bakıyorum. Bir ara dipteki köşede bir kapının açıldığını, içeri birilerinin girip çıktığını görüyorum. Çıkanlara bakıyorum: gözakları sisli, bakışları baygınsı, adımları hercai. Yanıma bir an önce gelsin diye garson çocukla göz göze gelmeye çalışıyorum. Geliyor. “Alkollü içecek var mı?” diye soruyorum, ikircikleniyor. Beni gözü tutmuyor önce; öyle ya, maliyeci, emniyetçi, ya da ne bileyim belediyeci filan olabilirdim. “Çekinmene gerek yok, ben hikayeciyim,” diyorum. Gözlerine bir sıcaklık yayılıyor. “Hikaye kitapları mı satarsın?” diye soruyor. “Hayır,” diyorum, “hikaye kitapları yazarım.” “Haa!” diyor. “Ne hikayeleri?” “Hikaye işte,” diyorum. “Ne olursa. En çok da hayat hikayeleri.” Gülüyor. Anlaşılan, bana ısındı. Kulağıma eğilip, “Şoo içerde boğma veriyoruz abi,” diyor. “Çaktırmadan kalkıp oraya git. Nah şu karşıdaki kapı.” Gürültüyü aralaya aralaya kapıya varıp önünde duruyorum. Garson çocuk arkamdan yetişip, “İterek gir abi,” diyor. Girer girmez gürültü dışarıda kalıyor. Yüzleri kızarmış birer somunu andıran sekiz- on adam hasır iskemlelere çökmüş, önlerinde herkesin kendi getirip ortaklaşa atıştırdıkları, küçük memurların bir araya gelmeyen yakalarını çağrıştıran mezeler ve hastane odalarının kokusuna benzer kokusuyla küçük pet şişelerde el yapımı ucuz boğma rakılar... Onu görüyorum, bir köşeye sığışmış oturuyor. Önündeki sehpanın üzerinde bir bardak boğma, üzerine maydanoz serpilmiş bir tabak barbunya, bir dilim limonla birkaç dilim kızartılmış somun ekmek var. Oturacak yer aranırken Cumali’nin oğlu geliyor. “Ne iş?” diye soruyorum. “Buraya mı geçtiniz siz?” “Yok hocam,” diyor, “ben babamdan ayrıldım, burada çalışıyorum.” “Niçin?” diye sormuyorum, çünkü az çok kestirebiliyorum: Cumali ona buna içkinin nasıl içilmesi gerektiği üzerine akıl verirken kendisi herkesten çok içer. Dayanıklıdır da. Ama birinde de benim tanık olduğum gibi müşterilerin ortasında birkaç kez yıkılma tehlikesi atlatmıştır. Oğlu onu sürekli uyarır. Sonunda korkulan olmuş, işletmenin küfecisi Klay’ın küfesine bir mekân sahibi olarak o gece kendisi bindirilmiştir. İşte oğlanın kendisine yediremediği, müşterilerin yüzüne bakamadığı olayın aslı budur. ‘Siyah Beyaz Bir Afiş’i okuyanlar da bunu böyle düşüneceklerdir. Bu öyküyü birebir bağlamadığı için o öykünün mutlaka okumasına da gerek yoktur. Aralarındaki tek ilişki buradaki kimi boğmacıların, aynen peşine düştüğüm bu adam gibi oranın eski müdavimlerinden olduğudur. Yanına oturacağım diye tedirgin oluyor ama oturacak başka da yer yok. Cumali’nin oğlu her yeni gelen müşteriye yaptığı gibi elindeki kirli bezle onun damlattığı barbunya lekesinin birazını da benim önüme bulaştırarak sehpayı siliyor. Cebimdeki parayı şöyle bir yokladıktan sonra bir otuz beşlik boğma, yanında bir şişe beyaz gazoz, bir de tahin salata istiyorum. Omzumuzu dayayıp oturduğumuz duvara karton parçaları çivilenmiş, üzerlerine de çirkin durmasın diye tombul bir bebeğin renkli, alt yazılı gülümseyen fotoğrafları yapıştırılmış. Bunlardan biri de onunla benim aramızda. Derginin adı: Anne ve Çocuk Sağlığı. Huyunu bildiğim için sehpa arkadaşımla yakınlaşmayı boğmanın damarlarımıza yayılmaya başlayacağı bir âna erteleyip duvara bakıyorum. Annelerin gebelikte dikkat etmesi gereken hususlar... Sağlıklı bebekler büyütmek için doktorların önerileri... İlki ve en önemlisi, sigarayla alkolden uzak durmak. İkincisi, gebelikte bol bol sebze meyve yemek, antibiyotiklerden kaçınmak... Bir sigara yakıp paketi ona uzatıyorum. “Yok,” diyor ve sırtını yan dönüp karşı pencereden görünen elektrik tellerine, üst üste abanmış gecekonduların çatılarına bakıyor. Boğmamdan bir yudum alıp çatalımı tahin salatasına daldırırken cebinden bir tek sigara çıkarıp yakıyor. Dumanını pencereye doğru üfürürken dönüp yan gözle önümdeki tahin salatasına bakıyor. Sonra bir yudum boğma alıp ağzını eliyle siliyor, ekmeğini barbunya tabağına bandırıp ağzını şapırdatarak yiyor. Gözü hâlâ tahin salatasında. “Buyrun,” deyip tabağı önüne sürüyorum. “Sağ ol,” diyor. Sigara paketini çıkarıp sehpaya koyuyor. Bu, iyiye işaret. “Bu gece yeni bir yıla giriyoruz değil mi?” diye soruyor. Bakışlarındaki buzlar çıtır çıtır kırılıyor. “Evet, yeni bir yıla giriyoruz,” diyorum. Dönüp pencereden bakmayı kaldığı yerden sürdürüyor. Küçük oğlan çorap, büyüğü boyunbağı almış bana. Büyük oğlan, annesine, “Alırsa yakası kürklü kaban alsın babam bana,” diyormuş. Annesi geçen yıl bozdurduğum yüzüğünü bu yılın hediyesi olarak geri istiyor. Cumali’nin oğlu radyonun ibresini ileri geri oynatıp Kıral FM’yi buluyor. “Bir taş attım pencereye tık dedi, annesi çıktı kızım evde yok dedi vay vay!” Boyunbağı kıvrılarak oğlumun karşısına geçiyor ve birlikte başlıyorlar oynamaya. “Atalım mı Arap kızı atalım mı vay vay, rakıyı da şaraba katalım mı vay vay!” “Boğmanıza gazoz katayım mı?” diye soruyorum.” “Yok,” diyor, “şekerli içki hayatta ağzıma komam ben, içersem de bunu sodayla içerim.” Cumali’nin oğlundan bir soda istiyorum. Bozuluyor. “Canım isteseydi ben söylerdim,” diyor. “Yanlış anladın,” diyorum, “ben kendime istedim bunu. Sodayla nasıl gidiyor merak ettim doğrusu.” “İyi gider sodayla,” diyor, “kokusunu alır.” Sonra dönüp, “Sen Cumali’nin oraya takılırdın değil mi?” diye soruyor. “Evet,” diyorum. “Yanılmamışım,” diyor. Boşalan bardağına boğmasını koyuyor. Biraz soda katayım mı?” diyorum çekinerek. “Kat bakalım,” diyor hafif sert. Gerideki topluluktan biri, “Lan cevher,” diyor, “anlatsana şu yengemizle olan muhabbetinizi.” “Hassiktirin lan,” diyor, “kırkıncı baskı oldu Allahsızlar!” Onu ikna etmenin yollarından biri deneniyor: “Cevher’e benden bir porsiyon balık yumurtası!” Az sonra kavrulmuş, pul biberle avcarlanmış balık yumurtası geliyor. “Arap alıştırdı bizi buna,” diyor. “Arap?” “Burayı işleten arkadaş. Bugün kendi yok. Yaman adamdır.” Biriyle kolay yakınlaşmadığını biliyorum. “Buyur bir tadına bak,” bile demeden tabağı silip süpürüyor. Üstüne bardağındaki boğmayı bir dikişte içiyor. Öbürleri işi sağlama almak derdinde: “Cevher, bir tane daha göndereyim mi lan!” “Hee, gönder de Allahsız, bizi yengenle papaz et sonra!” Dayanamayıp soruyorum. “Yengeyle ne ilgisi var bunun?” Bana yanıt verirken yüzü ciddileşiyor. “Bundan var ya,” diyor, boş tabağı gözleriyle göstererek, “iki porsiyon ye, mal aha böyle olur. Sol elini yumruk yapıp bileğini sağ eliyle kavrıyor. “Gerçekten böyle mi oluyor?” “Aha canlı şahitleri burada,” diyor öbürlerini başıyla göstererek. Bardağına boğma koyuyor, ben de artık ona sormadan sodasını katıyorum. Ardından sigara uzatıyorum, bu kez alıyor. Boğmasını yudumladıktan sonra tahin salatasını sürüyorum önüne, ona da yok demiyor. “Hadi Cevher, nazlanma, anlat anlatacaksan!” Tahin salatası hoşuna gitmiş olacak ki çatalı bir daha daldırıyor. Sonra bardağını kaldırıp, “Hadi,” diyor, “hoş geldin.” “Hoş bulduk,” diyorum. Ağzını sildikten sonra gösteriye başlamak için ayağa kalkıyor. “Bak kardeş,” diyor, “bunları geç. Bunlar bu plağı kırk kere dinlediler. Esasında bu akşam başka şey anlatacaktım ama sen iyi bir adama benziyorsun. Şimdi kulağını aç, beni iyi dinle.” Bu gösteri hatırıma yapılacağı için koltuklarım kabarıyor. “Zamanında halimiz vaktimiz gayet iyiydi, aha bunlar iyi bilirler,” diye söze başlıyor. “Bakma sen şimdi çar çakala maskara olduğumuza.” “Estağfurullah Cevher, o nasıl söz öyle, sen bizim kardeşimizsin.” “Ne lan, biz çakal mıyız yani?” “Öyle öyle. Biz kırk kişiyiz, kırkımız da birbirimizi biliriz. Neyse. Babadan atadan kalma bağımız bostanımız, şehirde dört dükkanımız, iki evimiz, büyük bir dikim atölyemiz var usta. Yaylada da bir konağımız. Ailenin tek erkek çocuğu benim. Şu bar senin, bu pavyon benim her âlemi kovalıyorum. Buranın pavyonlarından o zaman avrat çıkarıp götürmek kimin haddineydi? Taşşağı böyle nah, altı okka olacaktı. Alıyorum avradı pavyondan, dooğru Tarsus’a, Mersin’e. Bir evimiz de orada. Bizim rahmetli peder bakıyor olmayacak, bu oğlanın dizginlerini tutacak biri gerek diyor, tutuyor bizi şimdiki bu yengenle baş göz ediyor. Ne iş, ne güç. Yılsonu oldu mu dayanıyorum dükkânların kapısına, topluyorum kiraları, o zaman da paranın bir değeri var tabii, senin anlayacağın havada vuruyor tavada yiyorum. Babam beni evlendirmiş, ne gam? Avradı daha ilk günden sindirmişim. Ağzını açacak oluyor, koyarım seni kapının önüne diyorum, çıt yok. Bilirsin, köylük yerden bir kız baba evinden çıktı mı, o çıkış, oraya ancak ölüsü döner. Bak diyorum, elini neye atsan var Allah’a şükür, hiçbir şeye muhtaç değilsin. Namusuna halel getirmek hariç, canın ne isterse yap, senden tek istediğim bana karışmaman. Dönüp geleceğim yer neresi? Gene burası. Sen benim helalimsin, huzurunu bunun için kaçırma. Haa, alır da bir kadını bu eve getirirsem, haklısın. Tamam dedi o da. Biz aynen yola devam. Ee, değirmenin suyu hep böyle akacak değil ya, hazıra dağ mı dayanır? Peder sizlere ömür, rahmetli olunca bizi tutabilene aşk olsun. Bir de kumara başlar mıyız? Peh peh peh! Çıkıyoruz pavyondan, kafalar dut gibi, dooğru kulübe. Tabii ağayız ya, kulüpçü kaz gelen yerden tavuğu esirger mi? Davete gitmişsin. Yemekler, viskiler, cıgaralıklar gırla. Masamızda bir kuş sütü eksik yani. Derken, biz aynen bulutların üstündeyiz. Kanatlanmışız ki böyle, pırrrrr! Ardından esas ağırlama başlıyor tabii. Geçiyoruz operasyon odasına, ameliyat masası hazırlanmış. O zamanın parasıyla attığımız kılıç, binlik binlik. Bende para bitiyor değil mi? Biri koyuyor cebime elli, öbürü koyuyor yüz; kimden almışım, ne almışım bilmiyorum. Ertesi gün gidiyorum mahalleye, biri kulağıma yanaşıp, abi diyor, akşam benden şu kadar aldıydın. Öbürü, şu kadar da benden aldıydın; beriki, benden de şu kadar. Çekiyorum bankadan parayı, kimden ne almışım, carp carp carp dağıtıyorum hepsini. Uzun sözün kısası, elimizde ne var ne yok sabun köpüğü gibi püfff! Hep sen uçacak değilsin ya. Şimdi sıra onlarda. Evler, dükkanlar, işyerleri bir bir havalanıyor. Üstüne üstlük bir ton da borç. Kalır mıyız dımdızlak, başı kabak ortada? Alışmamışız el işinde çalışmaya tabii. Elini öper bir de yeğenin oldu mu? Şimdi daha da mecbursun. Allah delmiş delmeye boğazını ama kim doyuracak? Sen. Üç gün orada, beş gün burada, amelelikti, garsonluktu ne iş bulsam yapıyorum. Bir zamanlar yanında çalıştırdığın adam kalkıp sana laf söylüyor, ağırına gidiyor amma çaresizsin. Çünkü elinle yaptığını boynunla çekiyorsun. Dedim lan Cevher, sen bu cezaya layıksın oğlum. Bu cezayı çekeceksin, başka yolun yok. Allah sana bir kere verdi, sınadı. İkinci bir hakkın yok! “Bir gün gene böyle bir yılbaşı arifesi. İki arkadaş kabala bir kuyu işi almışız. İşi bir günde bitirmişiz ki en az beş yevmiye parası. O zamanın parasıyla iyi para. Gece iş bitmiş, eve gidiyoruz. Arkadaş, ‘Gel lan,’ diyor, ‘şurada ikişer bira içip öyle gidelim.’ Aylardır ağzıma içki koymamışım, gözümde nasıl tütüyor meret, bilemezsin. İçelim lan diyorum. Alt tarafı iki bira değil mi, hiç değilse krizimizi alır. Neyse, giriyoruz birahaneye, bir, iki, üç derken her birimiz tam birer düzine bira içmişiz. Ayakta duracak halimiz yok. Evi nasıl bulmuşum, hatırlamıyorum. Bizim avrat devrisi gün anlatıyor. Gecenin bir yarısı yıkıla yıkıla gelmişim, avrat kapıyı açmış. Kendimi pavyonda zannediyormuşum. Avradı içeri itekleyip, ‘Oyna lan!’ demişim, avrat başlamış şıkır şıkır oynamaya. O oynuyormuş, ben göğsüne para sokuşturuyormuşum. Sonra, ‘Soyun lan!’ demişim, soyunmuş. O kafayla avrada bir yumulmuşum, iş bitmiş. Cebimdeki kalan parayı da çıkarıp, ‘Al lan,’ demişim, ‘bu da vizite ücretin.’ Pavyondan avrat alıp otele götürüyorum ya hani. Can çıkmayınca huy çıkar mı?” Bu hikayeyi daha önce dinleyenler, o gücenmesin diye gülme sesleri çıkarırlarken, ilk kez dinleyenler ayaklarını yere vurarak kahkahalar atıyorlar. Sadece anlatmıyor, anlattığını da oynuyor. Boğma rakı otururken iyi de, ayağa kalkınca dizginlerinden kurtuluyor. İzin isteyip kalkıyorum. “Ben de kalkacağım,” diyor. Hesaplarımızı ödeyip çıkıyoruz. Şehir boyanmış, ışıklarını takınmış, sürüp sürüştürmüş, son hazırlıklarını tamamlamak üzere. Dolmuş duraklarına doğru yürürken, “Cıgaran kaldı mı?” diye soruyor. “İki tek olacaktı,” diyorum, çıkarıp yakıyoruz. Duraklarımız yan yana. O, şehrin güneyine doğru gidecek, ben doğusuna. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi telaşla ceplerini karıştırıyor. “Ne arıyorsun?” diyorum, “yok bir şey,” diyor. Onun dolmuşu geliyor, binmiyor. Sigarasını söndürdükten sonra, “Vallahi bugün hava gayet güzel. Ben bu havada, bu kafayla yürürüm arkadaş. Sana iyi seneler,” deyip yürüyor. Pardösümün yakalarını kaldırıp ellerimi cebime sokuyorum. Karla karışık bir yağmur usul usul atıştırıyor. Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. Powered by AkoComment 2.0! |