spacer
spacer search

Ayrıntı Edebiyat
KÜRESEL HABERLEŞMENİN BOYUTLARININ DEĞİŞTİĞİ ÇAĞIMIZDA,
İNTERNETİN SEÇKİN E-DERGİSİ!

Search
spacer
bu sayı:
ayrıntı 45. sayı
Nisan/Mayıs 2006
kuruluş:20.5.2000
 
header
Ana Menü
ana sayfa
şiir
öykü
deneme
ilişki
erotik edebiyat
tanışalım
ödüller
bağlantılar
telif sözleşmesi
Arama...
Google
Web ayrinti.net
Komşular
nietzsche
yusuf alper
Arşiv
şubat 2006/44
Ocak 2006/43
Kas 2004/42
May 2004/41
Ock 2004/39
Kas 2003/38
Ağs 2003/37
Eyl 2003/36
Tem 2003/34
Nis 2003/33
Mar 2003/32
Ock 2003/30
Arl 2002/29
Kas 2002/28
Ekm 2002/27
Eyl 2002/26
Ağs 2002/25
Tem 2002/24
Nis 2002/22
Mar 2002/21
Ock 2002/20
Kas 2001/19
Ekm 2001/18
Eyl 2001/17
Ağs 2001/15
Tem 2001/14
Haz 2001/13
May 2001/12
Nis 2001/11
Kas 2000/07
Eyl 2000/05
Ağs 2000/04
Tem 2000/03
Haz 2000/02
Mayıs 2000/01
 



son balık Yazdır E-posta
Yazar a. alper akçam   

 alper akçam
Sabahı sis karşılardı o yaylada. Tokalaşırlardı açıkta kalan derileri ürperterek. Birlikte yürürlerdi. Serin… Islak… Umutlu… Sisli sabahlar, sabahlı sisler! Merhaba, merhaba! Özleme, kavuşmaya, yenileşmeye merhaba…

Horoz sesleri sisi sarıp sarmalardı üşümesin diye sanki. Sabah az ötede beklerdi o sıra. Köpeklerin sallanan kuyrukları; kapıdan dışarı adım atanlara selam… Eşikten atlayan civciv gözleri…

Güneşi sırtlarında taşıyan çiğ taneleri titreyerek belirirdi meydanlık bir yerde ve kapıları çala çala çıkagelirdi sevinç.

Akşama kadar süren kuzu melemeleri, ıslak burunlu dana mızıldamaları, kazların çamur içinde patırdayan burunlarıyla çatlardı çocuk yüzleri. Belki bir de oynatan bir tulum sesi, uzak bir göç şenliğinden...

Yolcu ve pembe bir öpücük gibi el sallardı akşam güneşi. Birden kararırdı hava.

Karanlık basıverince ansızın, daha çok duyulurdu yaylanın ortasından akan deredeki su sesi; kurbağa ötüşleriyle kardeş, bir de çoban ateşleri; dağların elinde kırmızı mendil…

Ardından yıldız ışıltıları… Avuç avuç altın tozları; gökyüzünde mutluluktan yalpalayan melek ellerinden yeryüzünün aynasına…

Taş duvarlı, üzerleri toprak örtülü küçük evlerin çevrelediği, diz boyu çimli çemenli alandan ağır ağır sızarak yeryüzüne yükselirdi derenin suyu. Merhaba, merhaba, oh oh, burada her şey yolunda; ne kadar parlak bu gökyüzü; bütün yolları yıldız ışıltılarıyla aydınlanmış bu çağ! Ne güzel bu hava...

Manda ve öküz ayakları bataklığa battıkça, “Oh!, Oh!”

O şarkılı dere, tümüyle o yaylanın içinden doğar. Hiçbir özel girişime, yaşamın değerini belletmek isteyen acılı bir sürece gerek kalmadan oluveren, coşkulu, haz dolu bir doğumdur bu. O derecik de, yörenin bütün suları gibi doğuya, yüzyıllardır akıncıların dörtnala geldikleri yere, Hazar’a doğru koşardı. Yurtsuzluğu yurt edinmişlerin yolculuğu biter mi?

Çevredeki dağlarda temmuz ortasında bile yattığı yerden kalkmayan kar yığınlarının alttan alta beslediği, buz gibi, berrak sular sızardı yamaçlardan. Merhaba, merhaba, yine kavuştuk kardeş! Karanlıkta ayrılmıştık, aydınlıkta buluştuk!

Yayladan çıkan dereye katılan tüm su yollarının iki yanında naneler, nergisler, papatyalar selamlaşırdı gece ve gündüz.

“Güneş güneş, senden daha ışıltılıyız biz; kandırma insanları, biz olmasak sen nesin ki?”

“Ay ışığı, ay ışığı, biz senden daha güzel, daha hülyalıyız.”

“Yıldız ışıltıları, senden de meleklerinden de güzeliz biz; göstereceğin değilsek, neye yarar aynalığın?”

“Dağ rüzgârı, dağ rüzgârı, biz senden daha çok masal biliriz.”

“Kurt ulumaları kurt ulumaları, biz senden daha çok yakışırız bu yamaçlara!”

“Yalan, hepsi yalan, biz hep birlikteyiz, kimse kimseden ne güzel, ne iyi, ne bir adım önde.! Kimse oyunbozanlık yapmasın!”

Çocukların yan yana doluştukları süt kokulu yün yataklarda uçuşan sesler.

Daha neler neler diyen sesler duyulurdu tüm yamaçlardan, tepelerden, düzlüklerden, altın tozları serpilmiş gökyüzünden, yıldızların aydınlattığı, ay ışığının parlattığı patika yollardan...

Yaylanın alt başında, çok daha önceleri bir su değirmeninin bulunduğu anımsanırdı. Kim bilir kaç on yıl geçmiştir o değirmen yıkılıp gideli, değil oluk tahtaları, duvar taşları bile birer ikişer oradan götürüleli. Ama o değirmen hep oradaymış gibi yer alır o yaylanın şimdi uzakta yaşayan insanlarının belleğinde. Üzerinde un tanecikleri uçuşan güleç yüzlü değirmenci de masallar anlatmak için uğuldayan taşların ve domuzlukların arasında, hâlâ orada beklemektedir sanki. Değirmenin önündü, tahta arabalarından açılmış ay boynuzlu öküzler de, yeşil çayırlardaki taze otlarla karın doyurmak yerine, ıslak gözleriyle ve kara kara burunlarıyla nemli nemli çiğnenirken, değirmencinin anlattığı masalları dinlemek ve içeriden gelen düş yüklü seslere dalmak için kapının önünden ayrılmamayı yeğlemişlerdir sanki.

Nerede bu balık, nerede bu son balık, bu çağ ne zaman değişmişti diyen sabırsız seslere inat; o su değirmeninin elli metre kadar yukarısında çocuklar bent kurmuştur. Dizlerinin boyunu aşmayan su çoğalsın, içinde yüzülebilinecek, hoplanıp zıplanacak bir göl olabilsin diye taşları ve üzeri çimli çiçekli, gordok dedikleri toprak keseklerini üst üste dizerek, aralara kucaklayarak taşıdıkları iri taşları bindirerek, suyun önüne elbirliğiyle koca bir bent yapmıştır çocuklar. Kollarında, karınlarında taşların sıyrıkları, çamur… Çamurdan çizmelerle koşun çocuklar!

Orada o gün çimmek için suya giren çocuklardan hangisinin olayı en doğru şekliyle anımsadığını kimse bilemez. Söylentiler dolanır yalnızca artık bentlerin kesilmediği, suların sancısız doğamadığı o yaylalarda.

Çocuklar, kestikleri bentteki suyun karın hizalarına kadar yükselmiş olduğunu, suyun içinde türküler söyleyerek hoplayıp zıplayabileceklerini gördüler... Sevinçler kaynar içlerinde; derenin suyunun durulmasını, çamurun dibe çökmesini beklerken bendin duvarından aşıp giden sularda çamurlarını temizlediler. 

İçlerinden birisi, az ötede otlayan, karınlarını doyururken her an güneşin tatlı ışıltılarına kanıp oradan uzaklaşıp yitiverme olasılığı olan dana ve kuzuları bir araya topladıktan, çocuklardan dana ve kuzuların sorumluluğunu devralmış olması gereken kırmızı tüylü çoban köpeğini görevini tam anlamıyla yapmadığı için payladıktan, ona bir köpek olduğunu, bent kesme işinin gizleriyle, suyun nasıl olup da birden çoğalıverdiğiyle, az aşağıdaki değirmende yıllar önce olup bitenle ilgili düşünceleri ve dalgın bakışları bir yana bırakıp sıradan bir köpek gibi yalnız kendi işiyle ilgilenmesi gerektiğini anımsattıktan ve köpeği kuyruğu bacaklarının arasında düşünceli düşünceli ve suçlu suçlu kuzu ve danaların çevresinde dolanır durumda bırakıp geri döndükten sonradır ki, suyun çamurunun durulduğunu, dipteki taşların ve çakılların görünür olduğunu gördüler...

Güneş de iyice kızdırır olmuştur yüzlerini. Bir an öce suya girip türküler söyleyerek, suyu dalgalandırarak yüzmelerini, sulu şakalar yapmalarını istiyordur sanki.

Arka arkaya atladılar suya.

Cump cump! Bırr! Soğuk, çok soğuk! Olsun…

“Narman’dan gel Narman’dan

Bir su içtim ormandan

Bu ne soğuk suyudu

Kesti de beni fermandan!”

Gitmedikleri, görmedikleri bir uzak addır Narman; suları da onlarınki kadar soğuk değildir belki, çocuklar tüm gerçekleri bilemiyor olduklarından değil, türküye girdiğinden tartışılmazdır söylenen.

Ne kadar oynadılar suyla ve birbirleriyle tam bilinmez, su, çocukların çırpınışları ve ayak vuruşlarıyla yeniden bulanmıştı ve bendin ortasından bir yerden suda oynayan çocukların oluşturdukları dalga hücumlarıyla bir parça kopmuş, suyu iyice taşırmaya başlamıştı ki, suyun içinden güneşe fırlayan renk renk pullu bir balık yansıdı dağ güneşinin altında!

“Balık, balık var suyun içinde!”

Gitti geldi ses, gitti geldi. Sonra başkaları!... Arka arkaya bağırdı çocuklar! Sesler ve az önce sudan dışarı fırlayıp yeniden suya düşen balığın yarattığı dalgalar hep birlikte bendin duvarına vurdu, taştı bir kısmı bendin üstünden.

Birden tam karşısındaki çocuk ünledi;

“Balık burada, ayağıma dokundu balık”

Su bulanıktı, tam görülmüyordu içi.

“Benim de, benim de dokundu” dedi ortadaki çocuk.

Balık tam o sırada, tam orta yerinde göledin, bir kez daha fırladı suyun dışına. İyice gördüler. Gözleri ışıl… Altın, gümüş, akik, zümrüt pırıltılar, çimli çiçekli, başı karlı dağların resmini taşıyan güneşler akıyordu balığın üstünden.

Üçüncü çocuk bendin oraya gidip büyük bir taşı yuvarladı yerinden.

“Su boşalsın…”

“Kıpırdamayın, durulsun su…”

Su boşaldı, su duruldu yavaş yavaş. Tam orta yerinde suyun, görünüp kaçıverdi balık. Sırtında yihe o çimli çiçekli, dağ doruklarından karlı, renk renk, berrak bir güneş.

“Aha balık!”

“Büyük, çok büyük!”

Yıllar geçmişti o derede balık tutulduğunu gördükleri günlerin üzerinden. Yıllardır kimse eliyle kenarlardaki kamışların altlarını, suya eğilmiş çimen ve çiçeğin gölgelerini yoklamıyor ya da açıldığı zaman ters dönmüş bir şemsiye gibi yere düşen bir ağı serperek balık tutmuyordu. Alabalıktır tutulan; geçmişten anısı kalan. Güneşte renk renk pulları. Güneş midir balık? Öyle parlak! Balık bitti artık demişlerdir; duyulmuştur. Öyle bilinir. Şimdi bu kocaman balık nedir? Hem de pulları renk renk, iri bir balık. Gözleri de çocuklara bakar. Kara gözleri… Bir şey anlattı anlatacak, belki de anlatıyor bakarken.

Su iyice azaldı ve duruldu. Çocuklar balığın bulanık ve duru bölgeler arasında kuyruğunu bir dansöz kıvraklığıyla oynatarak, dipteki çamuru hiç kıpırdatmadan, çocuklardan kaçmak için özel bir çaba harcamadan dolaştığını gördüler. Bir gösteriye çıkmış gibidir balık. Suya, güneşe, çimene, çiçeğe, suyun içindeki çakıllara ve çocuklara ne kadar yakıştığını herkes görsün diye sanki. Hatta siz çocuklardan önce bendim güneşin, suyun, çimenin, çiçeğin sahibi diyen bir gösteri…

Suya ve balığa uzanmış parmaklarıyla birbirlerine gösterdiler. Büyülenmiş gibiydiler. Çok güzel ve o dere için çok büyük bir balıktı gördükleri. Güneşli dağ sularının içindeydi, üzerine kenardaki renk renk çiçeğin, yemyeşil çimenlerin gölgesi de düşmüştü.

Üçü de kentteki okullarda öğrenim gören çocuklardı. Balığı balık, suyu su, çimeni çimen, çiçeği çiçek, güneşi güneş olarak da, balığı güneşli çimenli çiçekli sudaki balık olarak da görmeyi bilirlerdi, ya da güneşi, çimen çiçeğin gölgesiyle oynayan balığın güneşi, suyu, içinde balık oynatan, güneşle çimen çiçek gölgelerini buluşturan su olarak görmeyi öğrenmişlerdi. Ayırmayı ve yeniden birleştirmeyi, çözmeyi ve yeniden kurmayı, bellemeden önce öğrenmeyi öğrenmişlerdi belki de…

Balık hiç kaçmadı çocuklardan. Sanki çıkarın beni sudan, alın beni götürün evinize der gibiydi.

Aldılar balığı sudan. Hiç çırpınmadan kendilerine baktığını gördüler. Onlar da balığa baktılar. Ağzını birkaç kez açıp yumdu balık, gözleri hep gülümseyerek bakarken…

Kuzuları, danaları toplayıp evlerine döndüler.

Balığı pişirip yediler. Balık değil de çocukluklarına hiç yakışmayan düşünceler yiyor gibiydiler. Birbirlerine açıkça söylemeseler de, balığın her lokmasında, içlerinde kocaman bir pişmanlığın büyüdüğünü duyuyor gibiydiler.

O gün, birkaç yıl birden büyüdüler sanki. Birkaç yaş birden olgunlaştılar. Daha çok sorguladılar yaşadıkları yeryüzünü. Neydi o günlerin getirdikleri? Çağların çok hızla değiştiği bir zamanda olduklarını fısıldayan o sesi tümü de duymuş muydu?

Kasabadaki, kentteki fırınlarda apak, içi fos ekmekler pişirilir olurdu artık… Fırınlara giden un su boylarındaki düşlerin yurdu tahta oluklu su değirmenlerinden değil, tahılın kabuğunu alıp götüren, kumandalı, düğmeli, elektrik donanımlı fabrikalardan çıkmıştır… Fabrikanın en iyi döşenmiş odasında bayraklı bir patron; ne un tozu üzerinde ne uğuldayan domuzluk, ne masal, ne türkü. Belki bir de cop asılıdır kapının arkasında, belki bir süngü.

Köylü kadınların ateşi hiç sönmeyen ocakları da söner, ocağın içinde ekmek pişirmeye yarayan saclar, ocak kenarlarında tüm ev halkının pişen ekmeği ve duman bacasından yukarı kıvrılarak çıkan düşleri izleyebilmek için kapıştıkları ekmek ve düş kokulu köşelerin de değeri düşmüş olurdu. Köy bakkallarına kasalar içinde kasabadan gelen, köylü kadınlara göbek bağlatan apak foslaştırılmış ekmeklerle başkalarının yaşamlarına ve parlak şeylere özendiren, yaşamı başkalarının dünyasına katıp silip süpüren televizyon denen kutular doldururdu evleri.

O derede bir daha balığa rastlamadı kimse. Çocukların orada kocaman bir balık tutmuş oldukları anlatılırken derenin suyu günden güne azaldı. Bent de kesmedi kimse…

Düşünülebilir… Nedir olanlar? Bazı çocukların kendilerinden daha büyük çocukları suyun önünü keserken görmemiş olmaları olanaksızdır. Mutlaka anımsanır kurulan bentler, çimilen güneşli günler, ama hadi bu işi yapalım diye niyetlenir niyetlenmez, bir kavga başlar şimdi çocukların arasında. Daha bent ortada yokken, düşüncesi bile yeteri kadar filizlenmemişken, bendin mülkiyetinin kime ait olacağına, oluşacak gölette kimin yüzüp kimin yüzemeyeceğine ilişkin tartışmalar bir anda kavgaya dönüşür, ne bent kurulurmuş, ne de kimse suya girip çimermiş denebilir. Su da üzerinde çocukların yüzeceği, ayın ve güneşin yansılarına bakıp saçlarını tarayamayacağı bentler kurulmadığı, güleç yüzlü değirmencilerin, kasketleri una bulanmış masal yürekli köylülerin girip çıkmadığı, ay boynuzlu koca gözlü öküzlerin ıslak burunlarıyla önünde çiğnenmediği değirmenler olmayınca küser gidermiş çıktığı karanlıklara, yıldan yıla azalırmış... Belki masalmış. 

O üç çocuğa ilişkin, gerçeğiyle örtüşemeyeceğini bilen anlatılar, söylentiler kalmıştır geride. Zaman zaman değişen, yeni haberlerle kılık değiştiren, maske takıp çıkaran, her maske değişiminde başka birisi olan düşler gibi…

Çocuklardan birisinin gökleri fabrika bacalarıyla ve gökdelenlerle örülmüş uzak ve büyük bir ülkeye göç etmiş olduğunu söylediler. O ülkenin, bu dünyadan dokuz kat yukarıda olduğunu bilenler çıktı sonra. Her bir katta çelikten gökler olduğunu, o katları geçmek için kırk kilit vurulmuş kapılar bulunduğunu eklediler. O uzak ülkenin insanları alt katlarda yaşayanlardan bazıları, insanları da, suları da, çimen çiçekleri de başka bir dünyaya ait yaratıklarmış gibi görürler ve daha yukarıda oldukları için sahiplendikleri gurur denen duyguyla donanıp dolaşırlarmış. Aralarında, o uzak yaylada tutulan son balığın gözüne benzeyen birisinin, hatta birilerinin görüldüğü de olurmuş kimi zaman. En üst katın da en üstüne, yeni bir çimli çiçekli, altın güneşli, son olmayacak balıklı bir kat kurmak gerektiğini söylediği bile olurmuş birilerinin; hatta daha alt katlarda yaşayanları da o en üst kata çağırıp birlikte olmak düşüncesi geçermiş içlerinden ama kalabalık içinde pek duyulur, anlaşılır değilmiş sesleri de gözleri de… Bir de itaat isterlermiş ki, o dokuz kat demirden katlı yüksek ülkenin seçkin insanları. En yukarılarda kurmayı düşündükleri yeni dünya için, kendilerine itaat... Ölümdür, acıdır, savaştır sizi bekleyen yoksa!…

Son balığı yakalayan çocuklardan ikincisinin çok acılı, çileli, sıkıntılı bir yolda yürüdüğü söylenir. Arka arkaya idam sehpaları, giyotin makaslarıyla donatılmış bir yoldur… Çarmıha gerilmiş yumuşak huylu insanlar, derisi yüzülmüş önderler sıralanmıştır yol boyunca. Cam kırıklarıyla kaplanmıştır yol ve yalın ayaktır üzerinde yürüyenler. Kan ve gözyaşıdır en çok… Yolun sonunda iblis, şeytan, melek bekler gelenleri. (lütfen gelenleri’nden sonra koyduğun noktayı sil!) her birinin elinde birbirinden görkemli birer iktidar koltuğu… İtaat ettirmeyi başaranlara sunulacak. “İtaat et ya şaşkın! Diz çök efendinin önünde ki, senin için ne çileler çekilmiş, ne kanlar dökülmüştür! Ekmeği ve özgürlüğü verecek olanın önünde diz çök!”

Kimi zaman bu yoldan, iktidar istemeyen yolcuların geçtiği de olurmuş; ne meleğe, ne şeytana bakmadan, aldırmadan… Yere bakarlarmış gökyüzü yerine. Yalnızca altın tozlu bir aynaymış aradıkları, son balığın yakalandığı o günün haritasını gösteren…

Üçüncü çocuğunsa kanatsız yaratılmış olduğuna aldırmadan hep uçmak için uğraştığı anlatılır. İçlerinde en akılsız ve şaşkınının o olduğu söylenir. Kaç kez uçmayı denemişse, kafasını gözünü yarıp kan içinde kaldığı görülmüştür. Kanat da takmazmış zaten uçmak için. İçildikçe baş döndüren sıvılarla dolu şişelere tutunup öyle salarmış kendisini aşmak istediği karanlık boşluklara…

Bu anlatılanların gerçekle ilişkisi çok bilinmemekle birlikte, son zamanlarda, o son balıkla ilgili yeni bir söylenti çıkmıştır sanki. Yeni üretilmiş bilgisayarlı göz muayene aygıtlarının içine küçük bir işlemci yerleştirmiştir dünyanın en büyük tekeli. Son balığı yakalayan ve o balığı düşünmekten gözleri giderek balığın gözüne benzemiş o üç çocuğun soyundan gelmiş olabilecekleri saptamak için konmuştur o işlemciler göz muayene makinelerinin içine. Saptanacak ve bir şekilde ayıklanacaktır son balığın gözündeki bakışı taşıyanlar.

Gözlerimizi bilgisayarlara göstermeden önce kendimiz baksak diyoruz bir kez daha… Altın tozlu aynalarda…

 

 

                                                                                          Mart, Nisan 2006, Ankara

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

 
Sonraki >
spacer
Anket
Yeni görünümümüzü nasıl buldunuz?
 
Popüler
Son Eklenen Yazılar

 
© 2010 Ayrıntı Edebiyat
Hosting Cruise
spacer