spacer
spacer search

Ayrıntı Edebiyat
KÜRESEL HABERLEŞMENİN BOYUTLARININ DEĞİŞTİĞİ ÇAĞIMIZDA,
İNTERNETİN SEÇKİN E-DERGİSİ!

Search
spacer
bu sayı:
ayrıntı 45. sayı
Nisan/Mayıs 2006
kuruluş:20.5.2000
 
header
Ana Menü
ana sayfa
şiir
öykü
deneme
ilişki
erotik edebiyat
tanışalım
ödüller
bağlantılar
telif sözleşmesi
Arama...
Google
Web ayrinti.net
Komşular
nietzsche
yusuf alper
Login Form





Parolamı unuttum?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Arşiv
şubat 2006/44
Ocak 2006/43
Kas 2004/42
May 2004/41
Ock 2004/39
Kas 2003/38
Ağs 2003/37
Eyl 2003/36
Tem 2003/34
Nis 2003/33
Mar 2003/32
Ock 2003/30
Arl 2002/29
Kas 2002/28
Ekm 2002/27
Eyl 2002/26
Ağs 2002/25
Tem 2002/24
Nis 2002/22
Mar 2002/21
Ock 2002/20
Kas 2001/19
Ekm 2001/18
Eyl 2001/17
Ağs 2001/15
Tem 2001/14
Haz 2001/13
May 2001/12
Nis 2001/11
Kas 2000/07
Eyl 2000/05
Ağs 2000/04
Tem 2000/03
Haz 2000/02
Mayıs 2000/01
 
ana sayfa


elleri onu ele veriyordu Yazdır E-posta
Yazar sultan altan   
Ellerine baktığınız anda, onun becerikli, hamarat çalışkan, biri olduğunu siz de görürdünüz. Yıkamaktan, pişirmekten, temizlemekten, kupkuruydu. Sağ başparmağının iç yüzeyindeki derisi çizik çizikti. Elinde doğradığı sebzelerin lekeleri kesik çizgilerinin arasına dolmuştu. Üstüne gösterdiği bakım ellerinde yoktu. Siyah gözlerini ortaya çıkaran sürmeleri, güzel dudaklarına sürdüğü koyu bordaya çalan kırmızı ruju, çok şık ve hatta frapan giyimi, onun kendinden başkasını düşünmeyen bir kadın izlenimini verse de bu sadece ilk bakıştaydı. Ulviye hanım yedi yaşındaki oğlunu sabah okula getirir öğlen alırdı. Çocuğun korunmaya, tüm sorumluluklarını başkasına bırakmaya alıştığı her halinden belliydi. Anne ders bitiminde sınıfa girip, çocuğun etrafa dağılan ders malzemelerini toplar, pantolonunu düzeltir, çoğu zaman kaybolan su şişesini arardı. Hatta çocuğunun ödevlerini bile kendisi yapardı.

Bazen ayaküstü telaşını ifade edip, kız okuldan gelecek yemek yapmam lazım diye ayrılırdı. Bütün bunlara öylesine alışmış ki onu kimse kötü annelikle suçlayamazdı.

Şiir yazdığını söylediğinde,” gelin onları edebiyatla ilgilenen arkadaşlara okuyun”, dedim. Çocuğumu bırakacak birini ayarlarsam gelirim, dedi. Bir hafta sonra büyük bir ciddiyetle karar vermiş. Gelmek istiyorum küçüğe o gün büyük oğlum bakacak, dedi. “Yalnız dönüşte beni arabanızla eve bırakabilir misiniz? Gecenin o saatinde tramvay beklemeyim.” dedi.

Belki Ulviye Hanım toplum içine çıkmayalı yıllar olmuştu. Bu edebiyat grubuna katılma işini, verdiği kararı fazlasıyla ciddiye aldı. Tüm detaylarını buluşma yerini, adını, adresini detaylı öğrenip nasıl gidileceğini, yanında hangi tanınmış binaların ve iş yerlerinin olduğunu da sordu. Gözlerini dört açıyordu. Sütten ağzı yanmışın yoğurdu üfler hali vardı. Hiç bir lafı yanıtsız bırakmıyordu. Hayatının aktif dönemlerinde bir mitingde tanışmıştı kocasıyla. Kendi tabiriyle “Ben bu adamın üzerine böyle tepeleme clop diye tanımadan atladım. Öyle delicesine âşık oldum ki, adamın maganda olduğunu maalesef yıllar sonra anladım. Adam beşini birden idare ediyormuş meğer kadınlara nasıl davranılacağını bilir, utanmaz bir de Türkleri sorunlu buluyor, Alman kadınları seçiyormuş, ne kadar safmışım öyle sorumluluk alan biri değilmiş, verdikçe alan hatta bir de sırta binip ayaklarını da duvara takan birisi. İstemiyorum artık böylesini. Kapattım, kendimi erkeklere. Ben dürüstlük istiyorum. Bitti artık. Böylesi bana erkeğe tövbe ettirdi.

“Ettirdi ama size de bir sürü iş bıraktı. Bu çocukları yaparken sanırım yalnız karar vermediniz nerde o şimdi?”

“Buradan beş yüz kilometre uzakta bir şehirde yaşıyor. Sosyal daireden yaşıyorum arabayı nasıl alayım.”dedi. “Verin şu küçüğü ona. Baksın kendisi.”

“Nasıl veririm bakamaz ki, perişan eder çocuğu iyi ama bakın size ayak bağı oluyor, gidip çalışamıyorsunuz! Sosyal hayatınız yok çocukların tüm sorumlulukları sizde bence verin!” diye üsteliyorum. Hayatta duyulmayacak anormal bir şey söylemişim gibi dönüp ciddi miyim, diye yüzüme bakıyor. Alışılmışın dışında ama gayet ciddi devam ettim.“Bence baba bakamaz hikayesi yanlış. Bunun duygusal yakınlıkla ilgisi var. Kim çocukla daha çok zaman geçirip, onunla ilgilenirse, o da o kadar kendine bakan kişiye alışır, bağlanır. Bu neden babası olmasın? Baba bakamazda anne neden daha iyi bakar? Bırakın ana yüreği demeyi. Baba da yüreklidir aslında. Ama ona fırsat tanımıyorsunuz ki o da kendince kendi usulünce şefkatlidir.

Ulviye Hanım edebiyat toplantısına geldi. Çekinmeden olduğu gibi kendini tanıttı. Duygu yüklü sitemli şiirlerini okudu. Hani içi sıkan şeyin, tam olarak ne olduğunun bilinmediği anlarda ortaya çıkan, rahatlatmak için yazıya dökülen satırlar. Kurban rolünü üstlenmişliği anlatan satırlar.

Okuyup yazan, kendi işi olan bir kadın, kadınlar günü için yazdığı bir yazıyı okudu. “Aslında özgürlüğümüz erkeklerin elinde başlıklı” bir yazı. Eğitim şansımız yok, meslek yok, iş yok para yok, dolayısıyla erkeğine, kocaya bağımlılık var, çocuk var, hizmet var, çorba var, temizlik var, hizmet var okuldan çocuk alma var, onun ötesinde kabul görmemek var, kullanılmışlık var, küçük işlerle küçülme var. Bu küçük işleri büyük gibi gösterip bir parmak bal sürme var, kendi kendini kandırma var, sömürü var aldatılmışlık var gibi konulara değinen bir yazı.

Ev kadını bir bayan “Analık kutsaldır” diyerek o düşüncelere katılmadığını, aslında her şey biz anaların elinde, biz yetiştiriyoruz o çocukları” dedi. Yazısını okuyan kadın biraz sinirli “hiç de değil, kadınlar genelde cahil, erkeklerden geri ve bilinçsiz, ona çocuğun temizliği, bakımı kalıyor. Ve çoğu zamanda kızlarını kendi yetiştirildikleri gibi büyütüyorlar. Hakkımızdaki büyük kararları yine toplumun beklentileri ve babalar veriyor. Maddi güç kimin elindeyse kararı o veriyor. Benim bu günkü aydınlanmam sadece babam sayesindedir. Annem okumama babama “kızı yoldan mı çıkaracaksın” diye karşı çıkmıştı.” dedi. Oradaki toplantıda yirmi beş kişiden beşi kadındı. Onuncu kitabını çıkaran bir yazar bey, kitabını tanıtıp herkesin görmesi için elden ele dolaştırdı.

Sarı sıcaklarda, güneşini sıktığı anlarda, nefes almakta zorluk çektiğimdeki gibi adeta nefes alamadım. Ne olduğunu tam seçemediğim, bu duygu, belki de neden onuncu kitabımızı çıkaramadığımızın yanıtıydı. Oysa onları ne kadar da kolay alkışlıyorduk.

Kadınların çoğunluğu, neyi okuyup neyi yazmalı ki? Masadaki ekmek ufakları, yerdeki kırıntıları, kirli çamaşırları, mutfakta sıralanmış kirli tencereleri, dolaba kaldırılmayı bekleyen, kalan yemekleri, küçük ekmek kırıntılarını, evi süpürürken, çocuğu okuldan almaya, geç kalmamak için sıkça saatine baktığını mı yazsın? Kadın-erkek eşitliği konusu açıldığında, herkesin mutlaka söyleyecek bir şeyi var. Havanda su dövmek yani.

Toplantı bitti. Onuncu kitabını bastıran yazar bey, kitaplarını imzalamaya başladı. Katılanların yarısından fazlası vedalaşıp ayrıldı. Ulviye dışarı çıkmanın sosyal olmanın mutluluğunu yaşıyordu. Birden sevinçle ve içten samimi bir havada “Size gitmeden önce bir türkü söyleyeyim mi?” dedi. Şaşırdım bir kaç bey gözlerini dört açmıştı. Alışılmışın dışında bir cesaret ve davranıştı bir kadın için. Orada kalan yedi kişi dikkatle ona bakıyordu. Sandalyeye oturdu. Biz de oturduk. Dersim’liyim diyen Ulviye’nin ne güzel duygulu bir sesi vardı. Bir kelimesini bile anlamadığım Zazaca bir türküyle tüylerim diken diken oldu. Her bir tonu ayrı ayrı duygu yüklüydü. Ağlamamak için burnumu ne kadar sıksam da dayanamadım. Camı açtım dışarıya baktım ağladım.

Onu eve götürürken artık senli konuşmaya başladık. “Sana bir türkü daha söyleyeyim mi?” Dedi. Bu sefer Türkçe bir türkü tutturdu. Yağmur yağıyordu. Arabanın puslanan camını silemeye çalışırken onu dinliyordum

Yolum duman toz içinde

Kışa döndüm yaz içinde

Arzu halim söz içinde

Hoş değilim bu günlerde

Bu günlerim kara benim

Yüreğimde yara benim.

Diye devam eden bir türkü.

Evinin yakınına vardığımızda teşekkür etti. Bu akşamdan mutlu olduğu her halinden belliydi.

“Bence sen türkü korolarına da katılmalısın. Sesin çok güzel ve duygu dolu” diyorum. “Nasıl olur ki çocukları sürekli yalnız bırakamam ki” dedi. Gözlerinin içi parlıyordu okuduğu şiirlerine alkış almış olmanın mutluluğu içindeydi. Bir topluluk karşısında kabul görmek yaşamanın tam kendisiydi. İnsan olmanın mutluluğunu yaşamıştı. Başka bir ev kadını “Ancak, insan içine çıkacağım zaman içimden kendime bakmak geliyor, işte o zaman hissediyorum yaşadığımı, insan olduğumu” demişti. O ve başka kadınların ne demek istediğini bugün Ulviye’de de gördüm. Ulviye hatta beylerden birinin, vay canına der gibi “bunları bir çırpıda mı yazıyorsunuz” abartılı alaycı beğenisini bile sepete atıp mutlu olmuştu.

Yağmur altında arabadan inip tekrar teşekkür edip bir de iyi yolculuklar diledikten sonra evine koştu.

Dalgın, karışık duygu ve düşüncelerle eve dönerken, kavşağın birinde lambalar yeşil olduğu halde sağdan bir polis arabası çıktı. Önümden geçecek zannedip korkuyla ani fren yaptım. Polis arabası hızla, bir “U” dönüş yapıp geldiği yola geri dönünce rahatladım. Polis arabasının dönüş yaptığı yerde, arabalar lambada bekliyordu. Polis kırmızıda geçmişti. Üstelik önümden geçeceğini zannedip korkunç bir kaza şoku yaşadım.

Peki, beni bu kadar korkuttuğu için onu kim cezalandıracaktı? Onlar kurallara uymaz, kurallara uydurur. Polis erkekse vatandaş kadın mı acaba?

 

8 mart. 2006

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

 
Sonraki >
spacer
Anket
Yeni görünümümüzü nasıl buldunuz?
 
Popüler
Son Eklenen Yazılar

 
© 2010 Ayrıntı Edebiyat
Hosting Cruise
spacer