Yunan uygarlığından başka uygarlıklar da bilim
yollarını araştırmışlardı. Ancak, hâlâ tam olarak
çözülemeyen çivi ve hiyeroglif yazılarından anlayabildiğimiz
kadarıyla, bu bilimler teolojiden ayılmıyordu. Yunan
uygarlığı öncesi halk toplulukları, doğada anlamı
belirsiz her olayı, doğaüstü bir etkenle açıklamaya
çalışmışlardı. Yani, her yerde tanrılar vardı. Kozmik
karmaşıklığı ve esrarlı olayları doğal olarak ilk
açıklayanlar, İyonyalı Yunanlılar olmalı. Bunlar
fizikte özel olayların doğal nedenlerini, felsefedeyse
bütün doğal bir kuramını araştırmışlardı. "Felsefenin
babası" denilen Thales (M.Ö. 640-550) her şeyden
önce bir astronomdu. Tanrı diye taptıkları, güneş
ve yıldızları ateşten toplar olduğunu söyleyerek,
Miletos'un yerli halkını şaşkına çevirmişti. İlk
olarak astronomi ve coğrafya haritaları çizen Yunanlı
Anaksimendros (M.Ö. 610-540), Thales'in öğrencisiydi.
Evrenin toplu bir yığın olarak başladığını, nesnelerin
sonradan karşıtlara ayrılarak çıktığını, astronomik
tarihin, evrimle yok olan sayısız dünyalar hâlinde,
belli dönemlerde kendini tekrarladığını; yeryüzünün,
içinde bulunan itici kuvvetler arasındaki denge
sâyesinde uzayda kıpırdamadan durduğunu; bütün gezegenlerin
bir zamanlar sıvı hâlindeyken, sonradan güneşin
etkisiyle buharlaşmış olduğunu; hayatın ilkin denizlerde
başladığını, sonradan deniz yatışınca karaya çıktığını;
karada kalan bu hayvanlardan bazılarının, soluma
yeteneği kazandığını ve böylece bütün sonraki kara
hayatını doğurduğunu; insanın başlangıçta, bugünkü
biçimde olamayacağını, çünkü insanın ilk ortaya
çıktığı zaman, yeni doğuşta kendi kendini koruyabilecek
durumda olmadığını, ergenlik çağı uzun olduğu için
de sağ kalmasına imkân olmadığını söylemişti. Başka
bir Miletoslu, Anaksimenes (M.Ö. 450 sıraları) de,
nesnelerin ilkel durumunu, sonradan rüzgar, bulut,
su, toprak ve taş olarak yavaş yavaş yoğunlaşan
gevşek bir yığın olarak çizmiştir. Maddenin üç biçimi
olan gaz, sıvı ve katı yoğunlaşmanın dereceli aşamalarıydı.
Depremler başlangıçta, sıvı olan bir toprağın katılaşma
nedeniydi. Hayat ve rûh bir bütündü. Perikles'in
öğretmeni Anaksagoras (M.Ö. 500-428), güneş ve ay
tutulmalarını doğru olarak açıklamış gibi görünüyor.
Bitki ve balıklarda solumun işlemini de otaya çıkarmıştır.
İnsan aklını da; elin serbestçe kullanılmaya başlanmasıyla
açıklamaktadır. Bütün bu adamlardaki bilgi yavaş
yavaş bilime dönüşmüştür.
Servetinden ve servetin doğuracağı kaygılardan
kaçarak Efes'te, tapınak direkleri arasındaki gölgelikte,
incelemeler yapmak üzere yoksul bir hayatı seçen
Herakleitos (M.Ö. 530-470), bilimi, astronomiden
alıp günlük sorunlara çevirmiştir. "Her şey durmadan
akıyor ve değişiyor," demişti. En durgun maddede
bile göze görünmeyen bir akış, bir hareket vardır.
Kozmoz tarihi tekrarlanan dönemler hâlindedir. Hepsi
de ateşle başlayıp ateşle son bulur. "Her şey mücadeleyle
doğar ve ölür," der, Herakleitos. "Savaş her şeyin
babası ve kralıdır. Kimini tanrı, kimini insan yapmıştır.
Kimini özgür, kimini köle." Mücadele olmayan yerde
çürüme vardır: "Sarsıntı geçirmeyen karışım, bileşkelerine
ayrılır." Bu değişim, mücadele ve seçim akışında
değişmeyen tek yasadır. "Her nesne için ayrı olan
bu düzeni ne tanrılar, ne de insanlar yapmıştır.
Tâ başlangıçtan beri vardı, şimdi de var, gelecekte
de var olacaktır." Empodekles (M.Ö. 445'te Sicilya'da)
evrim fikrini daha ileri bir aşamaya götürmüştür.
Organlar kendiliklerinden değil, doğasal bir seçimle
meydana gelir. Doğa, organları türlü yollarla bir
araya getirerek, organizmaları defalarca dener,
sınar. Bir aradalık düzeni, ortamın ihtiyaçlarını
karşıladığı zaman, canlı sağ kalmakta ve kendini
durmadan çoğaltmaktadır. En sonra da Leukippos (M.Ö.
445 sıraları) ve Demokritos (M.Ö. 460-360) ile maddeci,
gerekirci (determinist), atomcu olan Aristo öncesi
bilimin son aşamasına geliyoruz. "Her şey," der
Leukippos, "Zorunluluk yüzünden doğar," Demokritos
da: "Gerçekte atomlardan ve boşluktan başka şey
yoktur," der. Algılama nesnenin duyu organına fırlattığı
atomlar sâyesinde olmaktadır. Sayısız dünyalar olmuştur,
vardır, olacaktır. Her an gezegenler birbirleriyle
çarpışıyor, ölüyor ve aynı boyut ve biçimlerle,
atomların seçme yoluyla birleşmesi sâyesinde Kaos'tan
yeni dünyalar doğuyor. Niyet diye bir şey yok, evren
bir makinedir.
Bu baş döndürücü, üstünkörü özet, Aristo'dan önceki
Yunan biliminin hikâyesiydi. Bu öncülerin deney
ve gözlem araçlarından yoksun olarak çalışmak zorunda
kaldığını düşünecek olursak, böyle acemice davranışları
bağışlanabilir. Yunan zanaatının kölelik kâbusu
altında uyur kalması, bu göz kamaştırıcı başlangıçların
tam olarak gelişmesini önledi. Atina'daki siyasi
hayatın hızla karışıklığa gitmesi de Sofistleri,
Sokrat'ı ve Eflatun'u fiziksel ve biyolojik araştırmalardan,
ahlâk ve politika kuramları yoluna saptırdı. Aristo'nun
büyük yanlarından biri, Yunan düşüncesinin bu iki
yolunu, fiziği ve ahlâkı kapsayıp birleştirecek
ölçüde yetenekli ve yürekli olmasıdır. Öğretmenimi
aşıp geriye giderek, Sokrat öncesi Yunan'da bilimsel
gelişimin kaçan ipliğini yeniden yakalamış, onların
başardığı esere daha güçlü ayrıntılar ve daha değişik
gözlemle devam etmiş ve biriken bütün sonuçları
örgütlü bir bilimin göz kamaştırıcı bütünü hâline
getirmiştir.
2. Doğabilimci Aristo
Burada tarihsel sırayı izleyerek, büyük düşünürün
"Fizik" adlı eseriyle işe başlarsak, hayâl kırıklığına
uğrarız. Çünkü aslında bu eser fizik değil, bir
metafizik eserdir. Madde, hareket, uzay, zaman,
sonsuzluk, neden ve "en son kavramlar" vb. konular
anlaşılması güç incelemelerdir. Daha canlı görünen
bölümlerden biri Demokritos'un "boşluğu"na saldırısıdır.
Aristo: "Doğada boşluk olamaz," der. Çünkü boşlukta
bütün cisimler aynı hızla düşerler. Bu imkânsız
olduğuna göre, "var olduğu sanılan boşluğun içinde
hiçbir şey olmaması gerekir." Aristo'nun pek ender
rastlanan ince alaylarından biridir bu. Doğrulanmamış
varsayımlara baltadır. Böylece, kendinden öncekilerin
felsefesini küçümser. Eserlerine önsöz olarak, incelediği
konu üzerinde kendinden önce gelenlerin düşüncelerini
anlatan tarihî hikâyeler yazmak ve bunları her fırsatta
vermek filozofumuzun alışkanlıklarındandı.
Bütün bu nedenler yüzünden Aristo'nun astronomisi,
kendinden öncekilerden pek fazla ileri gitmiyor.
Sözgelişi, Pitagoras'ın, güneş sistemimizin merkezi
olduğu görüşüne katılmıyor. O şerefi yeryüzüne yakıştırma
yoluna gidiyor. Ama meteoroloji üzerine yazdığı
küçük eseri parlak gözlemlerle dolu. Sadece düşünceye
dayanan açıklamaları bile aydınlatıcı ateşler saçıyor.
"Bu bir çember dünyasıdır," diyor. Güneş durmadan
denizi buharlaştırıyor, ırmakları ve pınarları kurutuyor
ve sonunda sınırsız ummanı çıplak bir kaya hâline
getiriyor, öte yandan göğe çıkan ve ırmaklar denizleri
oluşturuyor yeniden. Her yerde, gözle görülmeyen
etkin bir değişiklik sürüp gidiyor, Mısır, "Nil'in
eseridir," binlerce yüzyıl kalıntılarının ürünüdür.
Bir yandan deniz karaya sokulmak isterken, öte yandan
kara parçaları, çekingen bir şekilde denize doğru
uzanıyor. Yeni kıtalar ve denizler meydana geliyor.
Eski denizlerle kara parçaları kayboluyor ve dünyanın
bütün yüzü, bir büyük gelişim ve çözülüm hâlinde
değişiyor, değişiyor. Bazen bu geniş olaylar birdenbire
oluyor ve uygarlığı, hattâ hayatın jeolojik ve maddî
temelini yıkıyor. Büyük doğal afetler yeryüzünü
zaman zaman çıplak bırakmış, insanı başlangıcına
geri getirmiştir. Sisyphus olayı gibi, uygarlık
en son noktasına eriştikten sonra barbarlığa dönmüş,
her şeyi bir kalemde silip yeniden işe başlamıştır.
Böylece, aynı buluşlar ve keşifler, hemen hemen
"sonsuz tekrarlanış" hâlinde birbirini izleyen uygarlıklarda
yeniden ortaya çıkmış, ağır iktisadî ve kültürel
birikimin aynı "karanlık-çağları", öğrenim, bilim
ve sanatın aynı "yeniden-doğuşları" yer almıştır.
Halk arasında yaşayan bazı masalların eski kültürlerden
kalma, belli belirsiz gelenekler olduğunda kuşku
yoktu. Böylece insanın hikâyesi kısır döngü içinde
sürüp gitmektedir; çünkü kendisini taşıyan yeryüzüne
hâlâ egemen olamamıştır.
3. Biyolojinin Temeli
Aristo, hayvanat bahçesinde dolaşarak düşündükçe,
hayatın sonsuz çeşitliliğinin, bütün halkların birbirinden
hemen hemen farksız bir zincir gibi olacağına, sürekli
bir sıra izleyecek şekilde düzenlenebileceğine inanıyordu.
Nesnelerin yapılışında ya da yaşayış biçiminde,
üretimde ya da yetişimde, duyuda da duyguda, her
bakımdan, en aşağı organizmalardan en yükseğine
kadar, ufacık derce farkları ve ilerlemeler vardır.
Bu ölçeğin en alt katında canlıyı "ölü"den ayıramayız
hemen hemen; "doğa, cansızlar ülkesinden canlılar
ülkesine öyle dereceli bir geçiş sağlamaktadır ki,
onları ayıran sınır çizgisi belirsizdir, varla yok
arasındadır." Cansızlarda bile bir ölçüde hayat
olabilir. Öyle türler de vardır ki, bunlara kesinlikle
bitki ya da hayvan demek güçtür. Bu aşağı organizmalar,
birbirlerine çok benzedikleri için, onları kendilerine
özgü cins ve türlere ayırmak, nasıl hemen hemen
imkânsızsa, hayatın bu düzeninde dereceler ve ayrılıklar
da, görev ve biçim çeşitliliği kadar ilginçtir.
Ama bu büyüleyici yapı zenginliği arasında insanı
bazı şeyler kesinlikle belirlemektedir. Sözgelişi
hayat, karmaşıklık bakımından olsun güç bakımından
olsun, ağır ağır gelişmiştir. Zihin, yapı karmaşıklığı
ve biçim hareketliliğine uyarak ilerlemiştir. Görev
konusunda gittikçe artan bir uzlaşma olmuştur. Fizyolojik
kontrolsa, sürekli olarak gittikçe merkezleşmiştir.
Hayat yavaş yavaş kendine bir sinir sistemi, bir
de beyin yapmıştır. Zihinse, çevresine egemen olmak
için azimle ilerlemiştir.
Burada ilgimizi çeken şey, gözüne çarpan bütün
bu aşamalar ve benzerlikler karşısında Aristo'nun,
evrim kuramını ortaya koymamış olduğudur. Empedokles'in
"Bütün organların ve organizmaların en uygun olanı
sağ kalır," diyen öğretisiyle; Anaksagoras'ın, "insan
ellerini hareket etmek için değil, iş görmek için
kullandığında akıllanmıştır," fikrini kabul etmemektedir.
Tam tersine, "insanın ellerini kullanmasının nedeni
akıllanışındadır," demektedir Aristo. Doğrusu biyoloji
bilimini kuran biri için, mümkün olduğu kadar çok
yanlış yapmaktadır. Sözgelişi, üretimdeki erkek
öğenin rolü sadece kışkırtmak ve çabuklaştırmaktır,
der. Şimdi partenogenesis deneylerinden öğrenmiş
olduğumuz gibi, meni hayvancılığının asıl görevinin
yumurtayı döllemekten çok, erkeğin aktarılabilecek
niteliklerini embriyon'a vermek ve böylece çocuğa
iki atasal soyun güçlü bir değişkenini, yeni bir
karışımını sağlamak olduğu aklına gelmemiştir. Teşrih
denen şey olmadığı için, sık sık fizyolojik yanlışlar
yapmakta, kaslar üstüne hiçbir şey bilmemektedir;
hattâ varlıklarından bile habersizdir. Pis ve temiz
kan taşıyan damarların farklı olduğunu bilmez; beynin
kanı soğutan bir organ olduğunu düşünmektedir. Erkeğin
kafatasında, kadınınkinden daha çok eklem olduğunu
düşünmesi ve erkeğin her iki yanında sadece sekiz
kaburgası olduğuna inanması hoş görülse bile, kadında
erkekten daha az diş olduğunu söylemesi bağışlanamaz.
Oysa, kadınlarla ilişkisinin pek de yakın olduğu
söylenirmiş!
Bütün bunlara rağmen Aristo, biyolojide kendinden
önceki herhangi bir Yunanlıdan çok daha büyük ilerleme
gösteriyor. Kuşlarla sürüngenlerin yapı bakımından
büyük benzeşme içinde olduklarını; maymunun, dört
ayaklılarla insan arasında bir yeri olduğunu söylüyor.
Hattâ bir yerde cesâreti ele alıp insanların tek
bir hayvan grubuna, yavru doğuran dört ayaklılara
(bugünkü "memeliler") ait olduğuna bile değiniyor
"Rûh, bebeklik çağındayken, hayvanların rûhundan
farksızdır," diyor. Aydınlatıcı bir gözlemde bulunarak
insanın yediğinin yaşayış biçimini belirlediğini
söylüyor: "Hayvanların bazısı sürü hâlinde yaşar,
bazısıysa tek başına ve beğendiklerini besin elde
etmeye en uygun biçimde yaşarlar."
En sonra da embriyoloji bilimini kuruyor: "Büyümeyi
başlangıcından beri izleyen kişi, o şeyler üstünde
en iyi görüşe sahip kimse olacaktır," diye yazıyor.
Yunan hekimlerinin en büyüğü Hipokrat (doğumu M.Ö
460), bir tavuk yumurtasını kuluçka süresinin türlü
evrelerinde kırarak deneysel yönetimin iyi bir örneğini
vermiş ve bunun sonuçlarını "Çocuğun Başlangıcı"
adlı eserinde açıklamıştı. Aristo bunu izlemiş,
bugün bile embriyologların hayranlığına yol açan,
civcivin gelişmesini tanımlamayı sağlayan deneylerde
bulunmuştur. Genetikte yeni birtakım denemeler de
yapmış olsa gerek. Çünkü; çocuğun cinsiyetinin erkek
husyelerinden gelen meninin taşıdığı kromozomlara
bağlı olduğu kuramını kabul etmemekle ve babanın
sağ husyesinin iptal edilmesinin, çocukların değişik
cinsiyetlerde doğmasını engellemediğini söylemektedir.
Birtakım son derece çağdaş kalıtım sorunları koymaktadır
ortaya. Elisli bir kadın, bir zenciyle evlenir,
çocuklarının hepsi de beyaz olur. Ama bir kuşak
sonra zenciler yeniden belirir. "Ara kuşakta karalık
nereye saklanmıştı," diye sorar Aristo. Bu ölçüde
büyük önemi olan ve akıllıca bir soruyla, Gregor
Mendel'in (1822-1882) çağ açan deneyleri arasında
sadece küçük bir adım vardı. Bütün bu biyolojik
eserleri bozan yanlışlara rağmen, yine de hepsi,
herhangi bir tek kişinin meydana getireceği en büyük
anıtı teşkil etmektedir. Bildiğimiz kadarıyla tek
tük bazı gözlemler dışında, Aristo'dan önce, biyoloji
diye bir şey olmadığını göz önünde tutarsak, sırf
bu başarının bir ömre yeteceğini ve ona ölümsüzlük
sağlayacağını kabul edebiliriz. Ama bu Aristo'nun
daha başlangıcıydı.