Sorularımızın yanıtlarını bulmak için bir örnek
içinde rastlantı ve zorunluluğu irdeleyelim. Bir
çiçek yada ağaç tohumunu toprağa ektiğimizde, uygun
nem ve sıcaklık şartları sağlanırsa, yeşereceğini
hepimiz biliriz. Tohumun bitkiye dönüşme süreci
sırasında dolu yağdığını düşünelim. Toprağa doğru
düşen dolu tanelerinden biri yeşermeye başlayan
tohuma çarpıp ona zarar verebilir, onun yaşamına
son verebilir.
Örnekteki; belirli koşullar altında tohumun yeşermesi,
zorunluluğu temsil eder. Yani bitkinin yapısı gereği
bu böyledir. Ancak dolu yağışı bitkinin yapısı gereği
değildir. Tohumun bitkiye dönüşmesi sürecine ait
değildir. Bitki için dış koşulların ürünü olan dolu
yağışı , rastlantıyı temsil etmektedir.
Belirli koşullar içersinde gerçekleşmesi zorunlu
olan olaya zorunluluk denir, ve olayın iç yapısından
onun özünden kaynaklanır. Uygun ortamda tohumun
yeşermesi, bir mevsimi diğerini takip etmesi, eskimiş,
gelişmeye engel olanın yerini gelişme dinamiklerine
sahip yeniye bırakması, dünyanın güneş etrafında
, güneşin samanyolu içersinde devinmesi, canlının
doğumu ve ölümü v.b. Rastlantı ise gerçekleşen olayın
özüne, iç yapısına ait değildir,o olay için dış
koşulları temsil eder. Rastlantı için belirli bir
olay üzerinde, diğer bir olayın etkisidir diyebiliriz.
Örnekteki yeşermekte olan bitkiye çarpan dolu gibi.
Elbette rastlantıda sebepsiz değildir. Doğadaki
sebep sonuç ilişkisi onun içinde geçerlidir. Ancak
onun sebebi ele alınan olayın içinde değil, o olay
için dış koşulu temsil eden olaylar dizisinin içindedir.
Gene örneğimize dönersek bitkinin ölümüne yol açan
dolu bitkinin yaşamı için rastlantıyı temsil ediyordu,
ancak bölgenin hava koşullarını esas alırsak , o
şartlarda dolu yağışı zorunludur.
Burdan şöylesi bir sonuç çıkar, bir olay belirli
ilişkiler içerisinde zorunlu olurken, başka ilişkiler
içerisinde rastlantısal olabilir. ( Dolu yağışı
bitki için rastlantısal özellik taşırken, bölgenin
hava koşulları için zorunluluğu temsil eder). Yani
rastlantı ve zorunluluk karşılıklı bağlantı halindedir.
Biri varolmadan diğeri var olamıyan diyalektik karşıtlıklardandır.
Rastlantıyı esas alanlar şöyle düşünür ; İmkansız,
geçekleşmez denilen hiç bir şey yoktur. Her şey,
her olay ne denli inanılmaz olursa olsun şu veya
bu şekilde gerçekleşebilir. Dünyada olan her şey
rastlantının sonucudur.
Zorunluluğu savunan görüş, rastlantıyı tamamen
reddeder. Sadece rastlantıyı temel alanların görüşü
kadar saçma olan bu görüşe göre, doğaya sadece basit
dolaysız bir zorunluluk egemendir. "Bir bezelye
kapçiğında beş bezelye tanesinin bulunması, dört
ya da altı bezelyenin bulunmaması, bir köpeğin kuyruğunun
15 cm uzunluğunda olması ve biraz daha uzun yada
kısa olmaması, bu yıl bir arının belirli bir yonca
çiçeğini tozlaması ve başkasını tozlamaması, ve
bu işin kesinlikle belirli bir arı tarafından belirli
bir zamanda yapılması, belirli bir rüzgarın getirdiği
bir aslanağzı tohumunun yeşermesi ve başkasının
yeşermemesi, geçen gece sabaha karşı saat dörtte
beni bir pirenin ısırması, hemde sol kalçamdan değil,
sağ omuzumdan ısırması- bunların hepsi neden ve
etkinin değiştirilemeyecek zincirlemesinin, sarsılmaz
bir zorunluluğun meydana getirdiği olgulardır, hemde
bu zorunluluk öyle bir özelliktedirki, güneş sistemini
oluşturan gaz ve toz yığını bile bu olayın böyle
olacağı başka türlü olamayacağı biçimde oluşmuştu"
Böylelikle her olayın önüne geçilmez bir biçimde
belirlendiği ve gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğunu
kabul ederek kaderciliğe varmış oluruz.
Bu görüşü savunanlara göre herşey zorunlu ve kaçınılmaz
olarak meydana gelir ve insan ne olursa olsun müdahale
etmekten acizdir, olayların önüne geçilmez ve akışını
pasifçe beklemekten başka yapılacak bir şey yokur.
Lermantov' un Zamanımızın Bir Kahramanı romanındaki
Vuliç, tabancayı şakağına dayayarak şunları söylüyordu
" Eğer şu anda ölmek varsa yazgımda, ateş etsemde
etmesemde bu olacaktır, ama yazgımda yaşamak varsa,
tetiği çeksemde çekmesemde hayatta kalacağım ".
Günümüzden yaklaşık 350 yıl önce yaşamış Hollandalı
düşünür Spinoza' da hiç bir şeyin rastlantı sonucunda
olmadığını ve her şeyin önceden belirlendiğini savunmuştur.
Bu görüş açısı, cisimlerin çizdikleri yörüngeleri
kesin bir biçimde belirleyen ve bilimadamlarının,
uzayda hareket eden bir cismin zaman içerisinde
hangi noktada bulunduğunu çarpıcı bir şaşmazlıkla
önceden saptamalarını olanaklı kılan klasik mekaniğin
yasalarında kendini doğrulamıştır.
Özellikle Newton'un çekim yasasının başarısı 19.yy
başında Fransız bilimcisi Laplace'ı evrenin tümüyle
belirlenebilir olduğu görüşüne vardırmıştır. Laplace
'ın düşüncesine göre, öyle bir bilimsel yasalar
takımı olmalıydıki, yanlızca bir an için evrenin
tümünün durumunu bilirsek evrende olup bitecek herşeyi
hesplayabilirdik. Örneğin güneşin ve gezegenlerin
belirli bir andaki hızlarını ve konumlarını biliyorsak,
güneş sisteminin başka zamanlardaki durumunu Newton'un
yasalarını kullanarak hesaplayabilirdik. Laplace
bununlada yetinmeyip insan davranışlarınıda içine
almak üzere, herşeye hükmeden benzeri yasalar olduğunu
ileri sürdü.
Rastlantının nesnelliğini reddeden ve doğadaki
nedenselliği, klasik mekaniğin dinamik kanunlarının
yönlendiriciliğine bırakan, mekanikçi belirlenimcilik,
bilim tek tek cisimlerin yörüngelerinden daha karmaşık
şeylerle yüzyüze gelmeye başladığında çökmeye başladı
Klasik mekaniğin yasaları altında bulunan tek bir
nesne durumunda, salt zorunluluk, rastlantıya yer
bırakmayacak şekilde ağır basar. Bu durumda yasalar
her tek nesne açısından mutlak olarak kesindir.
Buna göre dünya ve öteki gezegenler, tamıtamamına
klasik mekaniğin yasalarıyla belirlenen aynı hareketleri
milyonlarca yıl boyunca hiç değişmeden yineliyorlardı.
Fakat 20. yüzyılın bilim adamları, yerin kendi ekseni
çevresindeki her dönüşünün bir öncekinden farklı
olduğunu ortaya koymuşlardır. Gene yerin güneş çevresindeki
her dönüşüde birbirinin aynısı değildir.
Son yıllarda yapılan araştırmalar dünyanın, güneşin
yörüngeleri ve kendi etraflarındaki dönüş hızlarının
ve buna bağlı olarak geçmiş zamanlardaki günlerin
günümüzdekinden farklı olduğunu ortaya koymuştur.
Ayrıntılı mineral ve fosil araştırmalarına göre,
günümüzden 570 milyon yıl kadar önceleri bir yılda
428 gün bulunduğu önerilmektedir. John W. Welles,
1963 yılında, mercanlarda gün ışığı süresince gelişen
günlük değişimleri izleyerek, günümüzden 350-370
milyon yıl önceleri bir yılda 380 gün bulunduğu
ve giderek zamanımızda, bir yılın 365 gün ve birkaç
saate indiğini göstermektedir.
Bu veriler ışığında 600 milyon yıl kadar önceleri
günlerin günümüzdekilere göre daha kısa 20,5 saat
kadar olduğu, 350-270 milyon yıl önceleri 22 saate
ulaştığı ve giderek içinde bulunduğumuz zaman diliminde
24 saate ulaştığı önerilmektedir.
Tüm bunların ışığında ayrıntılarıyla incelendiğinde,
her hangi bir nesnenin çizdiği yörüngenin, daha
önceki yolundan küçük sapmalar gösterdiği görülür.
Yanlızca bunların toplamı yasalarla örtüşür ve bu
tek tek her nesne için doğrudur. Bunların herbiri,
daha derin bir düzeyde bulunan, içindeki pek çok
öğenin toplamıdır. Bir başka deyişle, tek tek her
nesne, daha derin bir düzeyde, bir nesneler yığınına
varır, ve bu nesnenin bağlı bulunduğu yasa, nesneyi
oluşturan pek çok sayıdaki öğelerde olağagelen düzensizliklerin
toplamıdır.
Sürekli Gidende Kesinti
Günümüzden 2900 sene önce yaşamış Hintli filozof
Kapila şöyle diyordu ;" Hiç bir şey hiçten çıkmaz
nede hiçe indirgenebilir, çünki şeyler tahrip edildikleri
zaman tümüyle yok olmuş olmazlar, başka şeylerin
yapıldığı maddeler haline dönerler".
Günümüzden 2500 sene önceleri yaşamış Yunan filozofu
Heraklit'de her şeyin daima değiştiğini, daima hareket
halinde olduğunu söylüyor ve "Her şey sürekli değişme
ve yenilenme halindedir, aynı ırmağa iki defa girmek
olanaksızdır" diyordu.
Gene günümüzden yaklaşık 650 yıl önce yaşayan Arap
filozofu İbni Haldun "Tarih bilimiyle uğraşanları
yanıltan, devletlerin, ulusların hal ve durumlarının,
senelerin ve yüzyılların geçmesiyle değişmekte olduğunu
unutmaktır...Bu değişim bütün varlıklar için bir
yasadır." diyordu.
Yüzyıllarca yıl önce doğaya ve topluma hükmeden
bu yasayı görmüştü bu büyük bilginler.Peki bu değişim
nasıl gerçekleşmekteydi? Zaman içersinde yavaş yavaş,
derece derece bir değişimmiydi bu?
Günümüzden 1000 sene önce yaşamış Türk düşünürü
İbni Sina, cansız doğadan canlı doğaya derece derece
geçildiğini söylüyordu.
Oysa bilmin gelişmesiyle görüldüki ; doğada ve
toplumdaki değişimler, zaman içersinde belirli bir
düzeye erişen basit nicelik değişimlerinin nitelik
farklarının ortaya çıkmasına yol açması şeklinde
gerçekleşiyordu.
Akla şu soru gelecektir, nitelik değişimi nedir?
nicelik değişimi nedir?
Nitelik değişimler, daha önce var olmayan ama şimdi
varolan yada tersine daha önce varolan ama şimdi
varolmayan durumlardır. Bir önceki şeyin kaybolup
yerini başka bir şeye bırakması türünden değişimleridir.
Örneğin bir canlının doğumu ve ölümü nitelik değişimlerini
temsil eder.
Nicel değişimlerse, nitelik değişiminin aksine,
nesne kendi kimliğini korurken, çeşitli şekillerdeki
artmaları yada azalmaları içeren türden değişimlerdir.
Nicelik değişikleri sayılamıyacak kadar çoktur.
Örneğin; geniş-dar, az-çok, daha sık-daha seyrek,
daha çabuk-daha yavaş, daha ılık-daha soğuk, daha
hafif-daha ağır, daha zengin-daha fakir v.b.
Bir canlının doğumu ve ölümü arasındaki bir çok
değişim, nicelik değişimi olarak tanımlanabilir.
Basit nicelik değişimlerinin niteliksel dönüşümlere
yol açması doğanın genel bir yasasıdır.Bir bitki
tohumunda'da bu gözlenebilir. Tohum gözle farkedemediğimiz
değişimler geçirir, sonra bu değişim kesintiye uğrar,
tomurcuk patlar ve ağaç filizi ortaya çıkar. Tohumun
yerini bitki almıştır.Yani ister doğayı ele alalım
ister insan toplumunu nereye bakarsak bakalım yavaş
yavaş değişme yönünde işleyen süreklilik bir noktada
kesintiye uğruyor sıçrama yaşanıyor ve yeni , farklı
bir şey (nitelik değişikliği ) ortaya çıkıyor.
Tabi yeniyi ortaya çıkaran sıçrama (nitelik değişimi
) bir önceki süreç tarafından hazırlanıyor ve bu
süreç sıçramayı nedensel olarak belirliyor. Örneğe
dönersek canlının doğumu gebelik sırasında hazırlanıyor
ve doğum olayı gerçekleşiyor.Sıçramanın kendiside
daha sonraki hareketin niteliğini belirliyor. Yani
sürekli değişimler belirli bir noktada kesintiye
uğruyor ve kesintide sürekli değişimlere neden oluyor.
Sıçrama (sürekli gidendeki kesinti, nitelik değişimi
) belirli bir süreç için belirli bir sınıra gelindiği
zaman gerçekleşiyor. Su 100 dereceye gelinceye kadar
ısısı derece derece sürekli bir artış içersindedir,
bu dereceye gelindiğinde süreklilikte bir kesinti
yaşanır, 101 dereceye çıkmaz ve su, buhar haline
gelir. Buhar sudan farklı niteliklere sahiptir.
Buhar tuz, şeker gibi maddeleri çözemezken, su bunları
çözebilir. Oksijen molekülü 2 atom içerir buna 1
atom daha eklenirse koku ve tepki bakımından oksijenden
farklı olan ozon molekülü elde edilir.
Bir takım taneciklerden başka elemanter taneciklerin
doğması, maddelerin fiziksel hallerinin değişmesi,
yeni bir kimyasal elementin oluşması, yeni bir bitki
veya hayvan türünün ortaya çıkması, yeni bir toplumsal
düzenin meydana gelmesi bütün bunlar doğanın gelişimi
içersindeki niteliksel değişimlerdir ve bütün bunlar
nicelik birikimlerinin bir sonucudur.
Niceliğin niteliğe dönüşümü, her olayın karakterine
göre ani veya yavaş gerçekleşebiliyor. Her olayın
kendine özgü özellikleri, koşulları bu dönüşümünde
şeklini belirliyor. Atomun parçacıkları olan elektron
ve pozitron'un çarpışması sonucunda, bu iki parçacık
başka bir parçacığa fotona (ışık parçacığı) dönüşüyor.
Yani yüksek enerji taşıyan elektron ve pozitronun
çarpışması sonucunda bu parçacıklar yok olarak ışıma
ortaya çıkmakta. Organik doğada ise sıçramalar,
göreli olarak daha yavaş bir karakter taşımakta.
Uzun bir evrimin sonucunda ortaya çıkıyor kesintiler.
Türler böylesi bir evrimin ürünüdürler. Farklı koşulların
ve rastlantının sonucunda, değişen doğa koşullarına
ayak uydurabilen canlıların, bu süreçte birbirlerinden
farklılaşan genetik kodları, farklı türleri ortaya
çıkartıyor.
Yani her hareket niceliksel artışı içeren evrimi
ve bu sürekli artışın kesintiye uğramasını (sıçramayı)
içeriyor. Ortaya çıkan nitelik değişikliğini tekrar
evrimsel bir süreçte nicelik artışı izliyor ve bu
sonsuz dizin doğanmızın tarihini oluşturuyor.
Nesneyi Doğru Olarak Yansıtan
Bilgi (Gerçek)
Doğru ve gerçek kavramları düşüncenin bir niteliğidir
ve düşünce ile nesnel ( objektif ) dünya arasındaki
ilişkiyi içerir. Gerçek düşüncenin nesnel gerçekliğe
uygunluğu anlamına gelir.
Gerçeğin nesnel olmadığını, subejektif olduğunu
bunun insanın aklında potansiyel olarak bulunduğunu
ve bütün insanlar için bunun böyle olmasının ortak
bir özellik olduğunu zanneden düşünceler vardır.
Bu düşünce gerçeğin, nesnel dünyanın insan düşüncesi
tarafından doğru bir biçimde kavranılması olduğunu
redder ve gerçeği insan düşüncesine keyfiyetine
endeksler. Herkezin kendi gerçeği vardır, bir şey
bana göre doğrudur sana göre doğru değildir vb lafları
sık sık duyarız. Günümüzden 1400 - 1500 sene önce
yaşamış Protagoras bu görüşü " insan her şeyin ölçütüdür
" diye özetlemiştir.
Oysa bilimin buluşları ve insanlığın binlerce yıllık
pratiği üzerinden şekillenmiş bilimsel düşünce gerçeğin
nesnel olduğunu bu anlamda insandan ve onun düşüncesinden
bağımsız olduğunu ortaya koyar.
Örneğin cisimler atomlardan oluşur , yeryüzü insanın
varoluşundan önce vardı, dünya küreseldir, halk
tarihin yaratıcısıdır vs gibi hükümler gerçektir
çünki olguları doğru olarak yansıtmaktadır. Bunların
hiçbiride insan düşüncesinin keyfiyetine bağlı değildir.
Peki bunların gerçek olup olmadığını nasıl anlarız,
doğruluğunu neyle ölçeriz ? Bu tip önermelerin şu
yada bu bilimsel teori yada çok çeşitli düşüncelerin
doğruluğu tartışılabilir fakat pratik bu tartışmayı
sonuca götürür ki buda gerçeğin tek ölçütüdür. Yeryüzünün
insandan önce varolduğu teorik bir önerme değil,
pratik bir dizi farklı disiplin çalışmalarının sonucunda
ulaşılmış kesinleşmiş bir sonuçtur.
İnsan düşüncesinin nesnel gerçeğe varıp varamayacağı
sorunuda teorik bir sorun değil, pratik bir sorundur
ve insan düşüncesinin gücüde doğruyu gerçeği pratik
içinde denemesinden ileri gelir.