Nesnelerin, şeylerin sırrını çözmeye çalışan ilk
Yunanlılar maddeci bir dil kullanırlar. Bu hal,
Hellen düşüncesinin başlangıcında, doğanın yorumlanması
yolunda yapılan sayısız denemelerden ileri gelmektedir.
Fakat bu denemeler, tan anlamıyla felsefî olmaktan
çok efsanemsi ve hayalci bir özellik taşırlar. Tales,
Anaksimandros, Anaksimenes ve Orfik'ler nesnenin
kökenini temel öğelerle açıklayan şairane efsanelerin
belli başlı yaratıcıları idiler.
Tales'e göre ilk öğe (unsur) sudur. Birbirini izleyen
biçim değiştirmeler sonunda her şey ondan çıkmıştır.
Gökteki büyük buluttan inen yararlı yağmur, doğaya
karışarak yaşamın tohumlarını besler. Bir evlilik
içinde gök bereketli toprakla birleşir, buğdayı
ve sürüleri meydana getirir. Anaksimenes'e göre
ilk öğe havadır. Bu, ilkel kaosun harekete getirdiği,
kendiliğinden var olan, karanlık kuvvettir; her
şeyin ayrılma yolu ile kendisinden çıktığı belirsiz
maddedir. Orfik'lere göre dünya aşktan, ölümsüzlerin
en güzeli olan sevgiden, insanların yüreklerine
söz geçiren o kuvvetten doğmuştur. Empedokles gibilerine
göre ise, var olan her şeyin sultanı ve anası, savaş
ve kavgadır; her şey bunlardan çıkmıştır.
Maddeciler
Daha sonraları, Yunan hayal gücünün bu parlak yaratılışlarının
yerini soyutlama çabası aldı. Evreni açıklamak için
akılsal değerlere başvuran filozoflar ortaya çıktı.
Bu ilk Grek filozofları arasında Lösip ile Demokritos
maddeci (materyalist) olduklarını açıkça belirttiler.
Onlar dünyayı, atom adını verdikleri çok küçük madde
moleküllerinin bir bileşimi sayıyorlardı. Bu atomlar
birleşerek ve ayrışarak bütün eşyanın yıkılmasına
ya da kurulmasına yol açarlar. Önce cisimler, ardından
akıl (ya da ruh), bu pek küçük, pek ince ve hareketli
atomlardan oluşur. Ölüm, bu atomların ayrışması,
çözüşmesi demektir. Bütün ölümlü varlıklar gibi
Tanrılar da atomlardan yapılmıştır. Onlar sert bir
gerekirciliğe (determinisme) bağlanmış olan dünya
ile uğraşmazlar.
Bu maddeci görüşün temeli üzerinde, Demokritos'in
büyük çömezi Epiküros, İ.Ö. üçüncü yüzyılda antik
Grek ve Latin ülkesinde ün salan bir ahlâk sistemi
kurdu. Bu ahlâkın amacı, insanoğlunun yeryüzünde
mutlu yaşamasını sağlamaktı.
Epiküros, kendi ahlâkına sağlam bir temel sağladığı
için, Demokrites'in fiziğini benimsedi. Ona bakılırsa
ölüm ve Tanrı korkusu, doğrusu aranırsa, insanların
mutluluğuna engel olmaktır. Birbirinden ayrılabilen
öğrelerden oluştuğuna göre ruh da ölümlüdür. Bu
bakımdan, ölüm korkulacak bir şey değildir; çünkü
biz yaşadıkça ölüm yoktur, ölüm var olunca artık
biz yokuz... Ölümlü olan Tanrılar, ölümsüz olan
dünyanın yaradılışına hiç mi hiç katılmadılar. Aslı
aranırsa, onlar, bilmedikleri evrenin işlerine pek
karışmazlar; sanki hiç yokmuşlar gibi... Öyleyse,
onlardan ne diye korkalım?..
Ölümün ve daha kötüsü, dinin baskısından kurtularak
ve aklını işleterek insan mutlu yaşayabilir.
Ahlâk ona dünyanın nimetlerinden kana kana, ölçüyü
de kaçırmadan yararlanmasını salık veriyor. Bilge
kişinin mutluluğu, dinin boş tehditlerinden kendisi
gibi kurtulmuş kimselerin dostluğu ile tamamlanır.
Epiküros'un ahlâkı uzun zaman Roma'da ve Yunannistan'da
geniş ve seçkin insan topluluğunu çekti; filozofun
çömezlerine ders verdiği bahçenin anısı Anatole
Franse'ın yapıtlarında "huzurlu dinci" diye anıldı.
Lucretius'un insanlığın en büyük velinimeti saydığı
Epiküros'un sistemi onuruna yazdığı ünlü şiit, bugün
bile onu okuyan herkesi hayran bırakmaktadır.
XIX. yüzyılın fizikçilerinden sonra, XX. yüzyılın
fizikçileri de maddenin sonsuzca parçalanamaz olduğu
tezini Demokrites'ten almışlardır. İngiliz bilgini
Dalton atom varsayımını bilimsel bir temele oturttu.
Modern bilimin kabul ettiği atomlar varsayımı cisimlerin
iç yapısını en iyi biçimde açıklamaktadır.
İlk İdealistler
Büyük Grek filozoflarından Sokrates, Eflatun (Platon)
ve Aristotales, İ.Ö. V ile IV. Yüzyılda, Demokrites
ve Epiküros'un bu görüşlerine aykırı olarak, idealizmi
(fikirciliği) ve spritüalizmi (ruhçuluğu) savundular.
Böylece, bin yılı aşkın bir süre içinde, ilk Helen
düşünülerinin maddeciliğini gölgelemiş oldular.
Demokrites ve çömezlerine göre ruh, cisim gibi,
atomlardan kurulmuştu ve her düşünce duyumlardan,
yani ruhun duyuların aracılığıyla aldığı izlenimlerden
meydana geliyordu. Eflatun köklü bir idealizm ile
bu görüşe karşı çıktı.
Ruh mutlak olarak bedenden ayrıdır. Yanıltıcı duygu
ve algılardan (idrâklerin) karşısında genel fikirler,
göçüp giden nesnelerin ölümsüz tipleri vardır. Bu
idea'lar (imler, fikirler) madde dünyasının dışında
gerçek bi varlık taşırlar. Akıl, bedenin değil,
Tanrıların ulağıdır. Biz ancak onun yardımı ile
bu idea'ları anlayabiliriz. İdea'lar düşüncenin
yasalarıdır, eşyanın üzerlerine kopya edilmiş olduğu
modellerdir.
Demek ki iyi, güzel, doğru ve ahlâk bizden, bizim
deneme ve duyumlarla elde ettiğimiz bireysel yaşantımızdan
gelen idea'lar değildir. Bunlar ölümsüz gerçeklerdir.
Vücut ölür, fakat onlar yaşayıp giderler. Onların
madde ile ortak hiçbir yanları yoktur. Eflatun'a
göre madde bayağı, üzücü, iğrenç bir şeydir. İdealar
bedenden gelmez; vücut bir zincirdir ve duyumlanan
dünya ruh için bir mahpes, bir cezaevidir. Bizi
toprağa çeken bedenden ruhu ayırmak gerektir. Ruh
kendini duyuların dünyasında sürgün hissetmektedir.
Çünkü, o, mutlak ile, dünyanın dışında olan arınmış
idea ile birleşmeye çalışıyor. İyiliğin temsilcisi
ve ideaların sonsuz yaratıcısı, en yüksek idea olan
Tanrı ile birleşmek için kötülüğe kaynaklık eden
maddesel dünyadan uzaklaşmaya bakıyor.
Epiküros'çuların maddeciliğine işte böylece Eflâtun'cu
bir idealizm ile karşı çıkılıyordu. İdealistlere
göre, fikirlerimiz duyumlardan gelmez. Çünkü fikir,
maddeden öncedir, maddeden önce vardır maddecilere
göre ise, duyum (cismin değişmesi) düşünceden önce
gelir. Düşünce duyuma bağlıdır, duyumda doğar. Kendisini
düzenleyen maddesel bir beyin ve bir duyum olmaksızın
düşünce algılanamaz.
Hıristiyanlık ve İdealizm
Eflatun'un ve Aristotales'in idealist görüşleri,
Antikite'den sonra, gitgide Demokrites'in ve Epiküros'unkilere
üstün geldi. Eflatun'un diyalektik dehâsı, parlak
imgelemi, Attik'in balı gibi tatlı dili felsefesinin
başarı kazanmasına yardım etti. Bu başarı, özellikle
Hıristiyanlığın gelişmeye başlamasından ve Eflatun'cu
idealizmin bazı tezlerini kendine mal etmesinden
sonra, kesinleşti. Maddecilik ise ilkel biçimiyle
yüzyıllar boyunca yerini bu dine bırakmak zorunda
kaldı.
Peygamberlerin Yahuda'cılığı ile İsa'nın vaazlarından
doğan Hıristiyanlık, her şeyden önce, insanlara
nasıl davranacaklarını gösteren bir ahlâktı. Belli
bir felsefesi yoktu. İsa'nın mezhebi, kendisinin
de itiraf ettiği üzere, en çok ezilen ve en çok
acı çeken kimselere sesleniyordu. İnce Grek düşüncesinin
yaptığı gibi o, insanların düşüncelerinin köklerini
öğrenmeye çalışmıyordu. Fakat Hıristiyanlık Doğuda
ve Yunanistan'da yayılınca, Hıristiyanlığın da bir
felsefesi olmasını isteyen Yunanlı kilise babaları,
Eflatun'un fikirlerin kökenine ilişkin açıklamalarını
benimsediler. Eflatun'un diyalektiğini ve sistemini
Hıristiyan propagandasının gereklerine uydurdular.
Eflâtun'un madde için söylediği "madde kötülüğün
kaynağıdır, beden ruh için mahpes, bir zindirdir,"
şeklindeki fikirleri geliştirerek onlara dinsen
bir anlam verdiler. Zahitlit ve ruhbanlık da bundan
doğdu.
Böylece, Suriye'deki yarı vahşi bir kabilenin Mesih
tasarımı ile puta-tapıcı (paien) felsefesinin birleşiminden
doğan idealizm, Kral Konstantin'in katolikliği tanımasından
sonra dünyayı ele geçirdi.
Rönesans'tan Sonra Maddecilik
Eskiçağın sonu ile bütün ortaçağ boyunca Katolik
kilisesinin iyice artan, güçlenen egemenliği, idealizme
söz götürmez bir üstünlük sağladı. Bu hal XVI. Yüzyıla,
Rönesans çağına kadar sürdü. Fakat bu çağdan başlayarak
maddeciliğe özgü fikirler, cesaretlerini yaşamlarıyla
ödeyen bazı kuvvetli zekâlarca yeniden ele alındı.
Özellikle doğa bilimlerindeki ilerlemeler bu fikirleri
geliştirdi. Eflatun'culuğun mistik görüşleri ve
dünyanın kökeni/başlangıcı üstüne ileri sürülen
o çocukça "yaradılış" efsaneleri karşısında, maddeciliğin
akla yatkın açıklamaları yer aldı. Yobaz din adamlarıyla
özgür düşünceyi tutanlar arasında kıyasıya bir savaş
başladı. Katolik dini, her ne kadar vaktiyle dine
aykırı saydığı ve ölüme mahkûm ettiği keşifleri
bugün kabul etmiş bulunuyorsa da, kavga gene de
durmuş değildir.
Yüzyıllarca süren bu uzun kavgayla ilgili olayları
burada yinelemek gereksiz. Yalnızca Montaigne'lerin,
Rabelais'lerin Moliere'lerin, Gassedi'lerin, Saint
Evromont'ların, keşişlerin peşinden gitmeye yanaşmadıklarını
anımsatalım yeter... XVII. yüzyıl, Bossuet'nin amansız
saldırılarına uğrayan bir çok libertin'ler (özgür
düşünüşlü dinsizler) tanıdı. La Bruyere bile Karakterler
adlı yapıtının bütün bir bölümünü bu dinsizleri
kötülemeye ayırdı. XVIII. yüzyılda Fontanelle ve
Bayle bu özgür düşünce geleneğini sürdürdüler. Onlardan
sonra maddeciliği cesaretle savunan Ansiklopedi'ciler
geldi. Adları herkesçe bilinir: La Metrie, Helvetius,
d'Holbach... Bunların en tanınmışı ve yüreklisi
Diderot idi.
XIX. ve XX. yüzyıllarda maddecilik, bilimin uygulanışı
ve keşifleri gelişmesi sonucunda iyice yayıldı.
Tarih boyunca dinlerin ve idealizmin ona yükledikleri
suçlamalar yavaş yavaş zayıfladı ve azaldı.
Maddeci olmak, Tanrıyı tanımamak demekti. Bu yüzden
de uzun zaman aşağılık, kabalık, çoğu kez de bir
suç sayıldı. Neyse ki o günler artık geride kaldı,
zaman değişti. Şimdi geniş halk yığınları, birçok
namuslu ve temiz yürekli bilginler eskiden insan
kişiliği için zararlı ve bayağı sayılan öğretilerin
ardından gidiyorlar.
Acaba maddeciliğin çağımızdaki
durumu nedir?
Maddecilik, dinsel idealizmle ve ne kılığa girerse
girsin, her türlü idealizmle uzlaşmaktan kaçışını
nasıl haklı gösteriyor? Günümüzün çok gelişmiş modern
insanlarının bilincinin ortaya attığı ahlâk, inanç
ve evrenin kökeni ile ilgili sorulara, acaba maddecilik,
şimdi doyurucu yanıtlar verebiliyor mu?..
Biz burada çağımızdaki maddeciliğin dayanaklarından
birkaçını belirtmeye ve onun aklın yönetimi için
öne sürdüğü kanıtları savunmaya çalışacağız.