1) İnsan ona verili Duyarlığın sonsuzluğuna ulaşmalıdır.
2) Ona verili Duygunun sonsuzluğuna ulaşmalıdır.
3) Ve ona verili Düşüncenin sonsuzluğuna ulaşmalıdır.
Bu önsellikler onda tanrısallık dediğimiz herşeydir.
Ona verilidirler. İnsan kendini yadsımaksızın bu
özsellikleri yadsıyamaz. Bu onun vazgeçilmesi olanaksız
belirlenimidir. Yazgısı, doğası, özüdür. Gizilliğinin
kendini günışığına çıkarması için, Özgürleşmesi
için erkedir. (Ama onları karşıtları olarak da yaşayabilir,
ve Güzelliğe, Duyunca ve Gerçekliğe yabancılaşabilir,
kübizme, nihilizme, pozitivizme dönebilir.)
1) SANAT insan duyarlığının Güzelliğin algısında
sonsuza ulaşma çabasıdır.
2) İNANÇ bir ve aynı sonsuzluğun duygu olarak hedeflenişidir,
insanın sevgi yoluyla başkalığı yenme, tüm varlık
alanı ile Bir olma istencidir.
3) Ama insanın en gerçek doğasının düşünce olduğu
düzeye dek, düşüncesiz duyarlık ve duygu salt birer
soyutlamadır. Düşünce duyu ve duyguyu doğallığın
üzerine tinselliğe yükseltir, onları insansallaştırır,
onların gerçekliğidir. FELSEFE insanın düşüncesinde
tanrısal olanla özdeşleşme, bilincine tam olarak
gerçekliğin biçimini verme girişimidir.
Bu tinselliklerin dışındaki herşey insan kavramına,
onun gerçeğine yabancıdır ve onu bir sıradanlık,
değersizlik, anlamsızlık, aptallık varoluşuna düşürür.
İnsanın özsel doğası ile saçma bilinç biçimleri
arasındaki uyumsuzluğun bir sezgisi olarak, Nihilizm
insan gerçeğini olumsuz olarak doğrular. İnsan ne
olduğunu ancak ne olabileceği karşısında ölçebilir.
Hayvan bu özsellikten yoksun olduğu için nihilist
değildir.
Felsefe Tarihine Zamansal
Bakış Açısı Geçerli Midir?
Felsefe tarihinin başlangıcına 1) yine o tarihin
başından bakılabilir. 2) Ara bir zaman noktasından
bakılabilir. 3) Ve bütünün bakış açısından bakılabilir.
Ama tümünden de önemli olan nokta Felsefe Tarihine
onun içeriğini kavrayabilecek bir bakış açısından
bakmak, ya da ona doğal bilincin kibirinin bakış
açısından, eş deyişle dışsal olarak bakmaktır. Doğal
Bilincimiz tarihsel olarak ne denli ilerde olursa
olsun, ister 2.500 yıl isterse 25.000 yıl daha yaşlanmış
olsun, ussal olarak Thales’ten zamanın terimlerinde
anlatılamayacak bir yolda geridir.
Felsefe Tarihi ilkin Tarihi olmayan Gerçekliğin,
değişmeyenin, başlangıcı ve sonu olmayanın bir "Tarihi"
olarak baştan sona çelişkili bir kavram olarak görünür.
Gerçeklik geçici ve yitici değilken, tarihsel olan
ise özsel olarak geçici ve yitici olmalıdır. Gerçekten
de Felsefe Tarihinde ancak ortadan kalkmaya açık
olan yan bu tarihi oluşturma hakkını ve değerini
kazanır. Ancak kendini ussal bütünde bir kıpı yapmaya
yetenekli olan yan saklanır.
Öte yandan, bir oluş süreci olarak da Felsefe Tarihi
kavramının kendisi yitişe belirlenmiş görünür. Felsefe
Tarihine eşlik eden dışsal takıntılar (sofizm, kuşkuculuk,
görgücülük, pozitivizm, nihilizm vb.) hiç kuşkusuz
gerçekten de bu süreçte geçici olanı oluştururlar.
Ama Tarih kavramını felsefeye uyguladığımız zaman
bu özsel olarak onda gerçek olan yanı ilgilendirir.
Felsefe Tarihi insanın
henüz gerçekliğine erişmediğini ama erişeceğini
imler. Gerçeklik bilinebilirdir, Varoluş anlamlıdır,
İnsan değerlidir: Bunların tümü de bir ve aynıdır.
Felsefenin Kavramı
Tüm başka bilimlerin tersine, felsefenin bir ön-kavramı
verilemez: Felsefenin ne olduğunu kavramak için
birey ne denli değerli görünürse görünsün doğal
bilincinin tüm bilgeliğini bir yana bırakmalı, bu
tasarımsal içeriği bütününde yadsımayı göze almalıdır.
Buna değer. Kavramın sonsuz kurgul doğası bu doğal
bilincin sonlu görgül düzleminde kendini gösteremez.
Gerçekliğin Bilinci doğal bilincin eriminin, biçiminin,
değerinin ve anlamının ötesindedir, ve Gerçeklik
doğal bilincin şu ya da bu köşesinde onu bütününde
değiştirmeksizin yerleşebilecek bir bilgi parçası
değildir. Bu iletişimsizlikten ötürü, felsefe eğitimini
üstlenen doğal bilinç, doğal bilinç olarak kaldığı
sürece, saltık olarak felsefenin gerçek kavramına
ulaşamaz. Kendini yanıltır. Felsefede imge, tasarım,
genel düşünce, duyusal-algı, sezgi, duyum, duygu
ya da giderek soyut, genel kavram vb. gibi ansal
yetilerle değil ama kurgul düşüncenin alanında olduğumuzu
başından kabul etmeliyiz — hiçbir ikircim, hiçbir
bulanıklık, hiçbir belirsizlik olmaksızın.
Felsefi Ayrıcalık
Felsefe niçin yalnızca birkaç bireye ve yalnızca
birkaç ulusa açıktır?
Felsefede Türlülük
Bir birlik öğesinden yoksun olduğu düzeye dek,
doğal bilinç alanında felsefenin ne olduğu konusunda
bir TÜRLÜLÜK egemendir. Oysa felsefe Gerçeklik ile
ilgilenir, ve Gerçeklik, doğal bilincin de duraksamadan
kabul ettiği gibi, Birdir, çok ya da göreli değil.
Ve gene de Felsefe Tarihinin kendisi bu türlülüğün
dolaysız kanıtı olarak görünür. Doğal bilinç bu
Tarihe baktığında, orada birbirlerinden ayrı, giderek
birbirleri ile çatışan birçok felsefenin bulunduğunu
gözler. Ve bu görüngü konusunda bir yanılgı içinde
olup olmadığını sorgulayacak kavramı henüz yoktur.
Onun için, bu Tarihte bireysel felsefecilerin önesürümleri,
önermeleri, dizgeleri, görüşleri vb. sergilenir,
ve bir birlikten söz etse de, bu aslında tümünü
aynı sepete doldurmaktan daha iyi değildir.
Başlangıç
Felsefe Tarihinin başlangıcında eksik olduğunu
söylemenin bir genelemeden daha öte değeri olmamalıdır:
Ön-Sokratik dizgeler henüz yalnızca gelişmekte olan
bir bütünün ön evreleridirler, ve önlerinde yatan
gelişim olanağının kendisi eksikliği kaçınılmaz
belirlenimleri yapar. Ama tarihin daha sonraki evrelerinde
ortaya sürülen dizgelerde benzer eksiklikleri ve
tek-yanlılıkları gördüğümüz zaman, bunun imlemi
bu dizgeler için ön-Sokratik dizgelerin hakkı olan
özrün geçersiz olduğudur.
Tarih kavramının kendisinin bir oluş süreci gibi
bir yanı olduğu sürece, Felsefe Tarihinde bir gelişme
yer alıyor olmalıdır. Türlülüğün dışsal bir bağıntı
olmasına karşın, felsefenin bir tarihi olması olgusu
daha iyisini, bir iç bağıntının olduğunu imlemelidir.
Felsefenin geçmişi ve şimdisi arasında yalnızca
dışsal sürecin değişimlerini yansıtan zamansal bir
adışıklık değil, ama geçmiş olanın şimdide olanı
belirliyor olması anlamında özsel bir bağıntı olmalıdır.
Bu özsellik tüm zamana ve yere bağlı ekinsel koşullardan,
kişiselliğin etkilerinden bağışık, bir bakıma özerk
bir yanın olabileceğini düşündürmelidir. Burada
tüm böyle olumsallıkların dışında ve üstünde düşüncenin
belirli bir yanı işliyor olmalıdır. Bir kez ilk
başlangıcını yaptıktan sonra, felsefe ancak önceki
felsefenin kazanımları üzerine gelişebilir. Tıpkı
Tarihin kendisinde olduğu gibi, felsefe tarihinde
de geçmişin gecesinde bir arı yitiş değil ama her
zaman şimdiyi belirleyen bir tözsellik büyür.
Felsefe varlığı özsel
olarak kavram olarak alan bakış açısı olduğuna göre,
ve kendini tüm başka bilinç biçimlerinden arı kavramsal
etkinlik olması yoluyla ayırdettiğine göre, insan
usunun varlığı kendi terimlerinde kavramak için
İyonya’da yer alan ilk girişimlerinin başarısını
da bu aynı us ölçütü yoluyla saptamalıyız.
Gerçeklik modern dönemin değersizlik bilincinin
bakış açısından ilgiye değer bir sorun değildir.
Bu konuda bilincin kendini kandırmaması gerekir.
Bu yabancı bilinç için Gerçeklik tüm dışsallıklar
karşısında en çoğundan ikincil bir sorun olabilir
ve bu bilinç bu tutumunda kendi özünü, en değerli
yanını, en önemli, anlamlı sorununu önemsizleştirdiğini
düşünmez. Gerçeklik ile sanki bir öznellik sorunuymuş
gibi ilgilenir ve kendine onun biçimini vermeye
çabalamak yerine, tam tersine ona kendi öznel biçimini,
kendi kofluğunun belirlenimini vermeye çabalar.