Metafiziksel ve ruhsal kurgu düşme eğilimine girdi:
kendileri uğruna değil ama ancak törebilim için
bir temel ve hazırlık sağlamaları işleminde birer
ilgi nesnesi oldular. Törel alan üzerinde bu yoğunlaşma
yeni okulların metafiziksel kavramlarını kendi başlarına
yeni kurgular üretmeye girişmesizin niçin başka
düşünürlerden ödünç almış olduklarını anlamayı kolaylaştırır.
Gerçekten de bu bakımdan geriye ön-Sokratiklere
döndüler-.
Stoacılık Herakleitos’un fiziğine ve Epikürcülük
ve Demokritos’un atomculuğuna başvuruyordu. Bundan
da ötesi, Aristoteles-sonrası Okullar en azından
belli bir düzeyde giderek törel düşünce ve eğilimleri
için bile Ön-Sokratiklere döndüler, Stoacılar Kynik
törebilimden ve Epikürcüler Kraniklerden ödünç aldılar.
Bu törel ve kılgısal ilgi, Roma döneminde Aristoteles-sonrası
okulların gelişiminde özellikle belirgindir. Çünkü
Romalılar ve Yunanlılar gibi kurgul ve metafiziksel
yanları güçlü düşünürler değil, tersine karşılıklı
olarak kılgıya yönelik insanlardı.
Eski Romalılar karakter üzerinde diretiyorlardı-kurgu
onlara biraz yabancı idi- ve Roma İmparatorluğunda,
cumhuriyetin önceki idealleri ve gelenekleri söndüğü
zaman, bireye çalkantılı bir toplumsal süreç içerisinde
yaşamını doğru olarak yönlendirmesini ve belli bir
tinsel ve ahlaksal bağımsızlık üzerine dayanan bir
ilke ve eylem tutarlılığını sürdürmesini sağlayabilecek
davranış kurallarını sağlama görevi sözcüğün tam
anlamıyla felsefecilere düşüyordu.
Nietzsche, Hellenistik ve diğer Yunan felsefesi
hakkında şu yorumu yapar:
“Yunanlılar, gerçekten sağlam bir millet olarak,
felsefe yapmakla, bütün başka milletlerden çok daha
büyük ölçüde felsefeyi meşru kıldılar. Ama vaktinde
duramadılar, çünkü kuru ihtiyarlık çağlarında felsefeden,
sadece Hıristiyan dogmatiğinin sofuca akıl oyunlarını
ve pek kutsal kılı kırk yarmalarını anlamakla beraber,
kendilerini felsefenin ateşli taraftarları olarak
gösterdiler. Vaktinde duramadıklarından ötürüdür
ki, kendilerinden sonra gelen barbar aleme gördükleri
hizmeti kendi elleriyle ufalttılar.”
Aristoteles’ten sonra Hellenistik felsefe, iki
doğrultuda gelişmiştir. Bir yandan bir ahlak felsefesi,
öbür yandan da pozitif bilimler üzerinde bilgince
bir araştırma olmuştur. Platon ve Aristoteles’in
okulları da (Akademia ile Lykeion) bu gelişmeye
ayak uydurmuştur.
Akademia ve Lykeum
Platon’un okulu Akademia bu çağda varlığını koruyan
okulların başında gelir. Dönemin başında Akademia’nın
materyalizme yöneldiği gözlenir. Sonraları Arkesilaos,
okulun yeni bakış açısını ortaya koyar: kuşkuculuk.
Kuşkucu Akademia’nın en önemli düşünürleri, Arkesilaos
ve Karneades’tir. Karneades Sokrates gibi hiç yazmamıştır.
Onu, öğrencisi Klitomak ve Latin yazar Çiçero aracılığı
ile tanıyoruz.
Theophrastos ve ondan sonra gelenler Aristoteles’in
ve eski yazarların yapıtlarının toplu incelemesine
başlarlar. Bu çalışmalar, daha önce anllattığımız
öğreti düzenleyiciliğini doğurur. M.S I. Yüzyılda
Aristotelesçilik yeniden soluklanır. Rodoslu Andronikus,
Aristoteles’in yapıtlarını yayar.
ARKESİLAOS
Arkesilaos yada Arkesilas (316-241). Aeolia bölgesinde
Pitane’de doğmuş. Önce Aristoteles’in en yakın dostu,
iş arkadaşı ve ardılı Theophrastos’un öğrencisi
olmuş, sonra da Akademia’ya girmiş. Pyrrhon’un çok
etkisi altında kalmış. Keskin zekalı, alaycı bir
hatip olarak ün salmış.
Pyyhon’un öğretisini değiştirmeden bütünü ile benimseyen
Arkesilaos, bir Akademia’lı olarak Platon felsefesi
üzerinde durup, bu felsefenin, özelliklede Sokrates’in
yönteminin şüpheci yönlerini belirtmeye çalışır.
Sokrates hep kendisinin bir şey bilmediğini ileri
sürerdi: kendisi konuşmalarında hiçbir sav ileri
sürmez, savları karşısındakine söyletirdi; sonrada
bir takım sorular ve itirazlarla ona bir şey bilmediğini
itiraf ettirirdi. Platon’un gençlik dialoglarında
bulduğumuz bu yöntem, Arkesilaos’a göre, “her savı,
bundan yana ve buna karşı olan eşit güçte kanıtlarla
destekleyebileceğimizi” ileri süren şüpheci ilkenin
bir anlatımıdır. Nitekim Arkesilaos’un kendisi de
tartışmalarında Sokrates’in bu yöntemini kullanırmış.
Yalnız; Sokrates gibi, karşısındakini kendi üzerinde
bir düşünceye zorlamak, sonuçları kendisinin bulmasına
yol açmak için değil de, onu şüpheci görüşe geçirmek
için bu yöntemi kullanırmış.
Arkesilaos’un bilgi anlayışı asıl niteliğini, başlıca
karşıtı stoa ile, daha doğrusu Zenon ile olan savaşımında
kazanmıştır. Stoa’ya göre gerçek üzerine olan bilgimiz
duyu algılarına dayanır, bu bilginin kaynağı burasıdır.
Yalnız, bütün duyu tasavvurları değil de, ancak
kataleptik tasavvurlar doğruyu sağlarlar, ancak
“kavranmış”, ruhumuzda sağlam kök salarak “saklanmış”
olan tasavvur (katalepsiz) besbellidir, apaçıktır,
dolayısıyla kesindir, sarsılmazdır; katalepsiz doğru
bilginin ölçüsüdür.
Stoa’nın bu anlayışını Arkesilaos şöyle eleştirir:
bir tasavvurun doğru mu yanlış mı olduğunu, yani
bu tasavvurun varolan bir şeyle mi yoksa varolmayan
bir şeyle mi ilişkili olduğunu bize güvenle bildirecek
böyle bir doğruluk ölçüsü yoktur. Duyu yanılmalarında,
rüyalarda, delilikte de tasavvur mutlak bir apaçıklık
niteliği taşırlar ve bizi kendilerini onamaya zorlarlar,
oysa bunlar yanlış tasavvurlardır. Bu da gösteriyor
ki, tasavvurumuzun yanlış mı, doğru mu olduğunu
hiçbir zaman bilemeyiz. Bu yüzden stoalıların doğruluk
kriteriumu işe yarayan bir ölçü değil. Arkesilaos’un
bilgi teorisi, hemen hemen, dogmatizmin baş temsilcisi
Stoa’ya karşı yaptığı bu eleştirmede sona erer.
Karneades
Şüpheci çığır, Arkesilaos’un Akademia başkanlığında
yerine geçenlerden Kyreneli Karneades’te (214-129)
büyük bir ilerleme göstermiştir. O da Arkesilaos
gibi başlıca Stoa ile tartışır; Arkesilaos Zenon
ile savaşmıştı, Karneades ise Khrysippos ile savaşır.Arkesilaos’un
Stoa’ya karşı açmış olduğu polemik ile bu iki çığır
arasında başlıyan tartışma, ta milattan önceki birinci
yüzyıla kadar sürecek, sonunda iki çığır arasında
bir uzlaşmaya varılacaktır.
Karneades’in tartıştığı Khrysippos (281-208) stoa’nın
ikinci kurucusu sayılır. Khrysipposenon ile Kleantes’in)
öğretilerini tamamlamış, geniş bilgisi, dialetikteki
büyük ustalığı ile ayrıntılarına kadar iyice işlenmiş
bir sistem kurmuştur. Bu sistem, bundan böyle, Stoa’nın
ana çizgileri ile değişmeyen kadrosu özü olarak
ta ilk milat yüzyıllarına kadar ayakta kalacaktır.
Khrysippos Kilikya’da Soloi’li ya da Tarsus’lu imiş.
Olağanüstü bir bilgisi, şaşılacak bir çalışkanlığı
vardır. Khrysippos’a göre felsefe, bilgeliğe vamak
için bir çalışma, bir uğraşmadır; felsefe, insan
ve tanrı ile ilgili şeyler üzerine bir bilimdir.
Bundan dolayı da fizik, ahlaktan sonra gelir ve
tanrı ile bilgiler, güçlükleri yüzünden, en sonda
yer almalıdır. Bununla birlikte Khrysippos bilgi
dallarının stoa’da yerleşmiş olan sırasını bozmamıştır.
Mantık onunla Stoa’da büyük bir önem kazanmıştır;
ama onun için de asıl önemli olan bilgi öğretisidir
ve bunun ağırlık merkezi de “doğruluğun ölçüsü”
(kriteriumu) sorunudur.
Karneades’te başlıca eleştirmesini yine Stoa’lıların
bu “doğruluğun kriteriumu” kavramına, kataleptik
tasavvur anlayışına yönelmiştir. Ona göre, doğru
ve yanlış Tasavvurları birbirinden ayırt edebilecek
güvenilir bir ölçü, bir belirti elimizde yok. Karneades
Stoa’nın yalnız bir doğruluk anlayışını eleştirmekle
kalmamış, öğretinin bütününe karşı çıkmıştır. Şüpheciliğini,
Arkesilaos ile ölçüldüğünde, çok daha ilke bakımından
temellendirmiş olan Karneades için güvenilecek bir
doğru ölçüsü yoktur. Çünkü bu ölçü duyu algılarında
ya da düşünmede (akılda) aranabilir. Duyu algılarının
hepsi relatiftir. Örneğin, aynı bir kule uzaktan
yuvarlak, yakından dört köşeli görülür, aynı bir
gemi üzerinde bulunana duruyor, kıyıda bulunana
yürüyor görünür; böylece her algının karşısına,
karşıtı çıkarılabilir. Düşünmenin (aklın) de güvenilir
bir kaynak, bir dayanak olmadığını göstermek için,
Karneades dialektik güçlükleri ele alıp Megaralıların
ileri sürdükleri şaşırtıcı, bozuk sonuç çıkarmaları
gösterir. Bu yüzden düşünce ile yapılan belirlemeler
de algılarınkinden daha az relatif değiller.
Stoalılar; bir Önerme (axioma) ya doğrudur, ya
da yanlıştır diyorlardı. Buna karşı Karneades “yalancı
sofismi” ile çıkar; bu önerme hem doğru hem yanlıştır.
Sonra her tanıtlama, esasta bir kabule dayanır,
ama bu kabulünde yeniden tanıtlanması gerekir. Böylece
düşünce de dönüp dolaşıp ya sonsuz olarak geriye
gitmek zorunda kalırız, ya bir döngü içine düşeriz,
ya da tanıtlanmamış bir kabul ile karşılaşırız.
Buna göre: “doğru” ne duyularla kavranır, ne de
akılla çıkarılabilir; çünkü duyularla edinilen şeyin
“gerçek” olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyiz;
akılla çıkarımda da hiçbir zaman son, koşulsuz,
mutlak olarak geçersiz olan bir şeye varamayız.
Bilgimizin bu iki kaynağı yalnız başlarına bu işi
başaramıyorlarsa, beraber olduklarında, yani iki
“aldatıcı” bir araya geldiğinde de yine bir şey
yapamazlar.
Bir Stoalı, Karneades’e “sen doğru bilinemez diyorsun,
ama hiç olmazsa -bu doğru bilinemez- sözünün doğru
ve bilinen bir şey olması gerekir” demiş. Buna karşılık
Karneades, kendi önermesinin de kural dışı kalamayacağını
söylemiş; yani kendi savının da mutlak doğruluğu
yok, bu bakımdan ancak olasılı bir değeri var; bu
da ancak subjektif bir kanı. Burada Karneades’in
olasılık öğretisiyle (probabilism) karşılaşmaktayız.
Olasılık, bilinemeyen doğru’nun, bie kapalı olan
doğrunun bilgisinin yerine geçen şeydir ve pratik
hayat için teorik temel budur.
Bu anlayışa Karneades, tasavvurda br subjektif,
bir de objektif yön ayırmakla varmıştır: her tasavvur
ilkin objenin bir bilgisi, bir yansısıdır; ikinci
olarak sujektif bir şeydir, suje’nin bir durumudur.
Objektif olarak tasavvur doğru ya da yanlış, gerçek
ya da gerçek değildir; subjektif bakımdan da az
ya da çok olasıdır, yani bizde az ya da çok bir
inanma yaratır. Bize dışardaki bir objeyi az ya
da çok karşılıyor görünür. İşte günlük hayatımızda,
pratik eylemlerimizde biz bu olasılık kriteriumuna
yöneliriz ve yönelmemizde gerekir. Bize doğruluğu
olası görünen bir tasavvuru, bu tasavvur başkaları
ile çelişik olmadıkça, kabul eder ve ona uyarız.
Yalnız, bu kabulümüzün bir sanı (doxa) olduğunuda
bilmeliyizdir. Bundan dolayı şüpheci bir bilgenin
özel belirtileri şunlar olabilir: Zekice bir ihtiyat,
her yönünden görmeye çalışmak, bilgimizin, bilgimize
güvenimizin sınırlarını bilmek, bütün olanakları
hesaba katmak.
KUŞKUCULAR
Pirrhon
Elealı Pirrhon (M.Ö 365-275) kuşkuculuğun kurucusudur.
Sokrates gibi oda hiç yazmamıştır. Düşüncelerini
öğrencileri aracılığı ile tanıyoruz. Hekim Sextus
Empiricus, Pirrhoncu betimlemelerde kuşkucu öğretileri
özetlemiştir.(M.Ö 3. Yy) Pirrhon’a göre evrendeki
her şey aynıdır. Değişik bir şey yoktur. Evren ne
düşünce ile kavranabilir ne de üstüne bir yargıya
varılabilir. Hiçbir tutanağımız yoktur, hiçbir tarafa
yönelemeyiz. Gerçeği doğrudan doğruya bilemediğimize
göre, gerçek üstüne yargılardan sakınmalıyız.
Kuşkuculuğun ahlaksal sonuçları da vardır: madem
dünya da değişik bir şey yoktur, duygu ve isteklerimizi
de yok etmeliyiz. Ölümdeki duygusuzluğa isteksizliğe
ulaşmalıyız. Kurgusal düşünceyi ve sonuçlar çıkarma
eylemini de ortadan kaldırmalıyız. Bundan dolayı
Pirrhon hiç yazmamıştır.
Timon
Görebildiğimiz denli, bu kanıt, orta-çağlara egemen
olan Aristoteles felsefesini kökünden koparmıştır.
Günümüzde bütünüyle kuşkucu olmayan kişilerce savunulan
kimi kuşkuculuk biçimlerini, eski çağın kuşkucuları
görememişlerdi. Onlar, görüntülerden kuşkulanmamışlar
ya da kendi kanılarınca, yalnızca görüntülerle ilgili
dolaysız bilgimizi dile getiren önermeleri kuşkulu
bulmamışlardır. Timon’nun yapıtlarından çoğu yok
olmuştur. Elimizde bulunan iki parça bu noktayı
açıklayacaktır. Bunlardan biri “görüntünün tümüyle
geçerli” olduğunu söyler, öbüründeyse şunlar okunmaktadır:
“bal tatlıdır” demem, “bal tatlı görünür”. “balın
tatlı olduğunu ileri sürmeyi hayırlıyorum. Onun
tatlı göründüğünü bütünüyle evetlerim” derim.
Epikuros
M.Ö 341-270 yıllarında yaşadığı sanılan Epikuros’un
M.Ö 310’da Mytilene’de kurduğu ve M.Ö 306 yılında
Atina’ya taşıdığı okul kitaplıkları ve sınıfları
ile gerçek bir okul değil, bir kardeşler topluluğudur.
Belli bir felsefeyi benimseyenlerin toplandığı bir
manastır görünümündedir. Atina’daki bahçe, 2.6 kg
gümüş verilip kardeşlerce satın alınarak toplantılar
yapılmaya başlanınca buraya “bahçe okulu” dendi.
Epikuros, Stoacılığın kurucusu Zenon’dan beş altı
yaş büyüktür. Zenon bir asyalıdır. Bahçenin hocası
ile belli başlı arkadaşları gibi Atina’nın köklü
ailesindendir.
Epikuros’un öğretisi M.Ö 3. Yüzyılda Metrodoros,
Hermarkhos, Polystrates tarafından sürdürülür. M.Ö
2. Yüzyılda Apollodoros ve Philodemos Epikuros’un
öğretisi yayarlar. Latin ozanı Lucretius’un dizelerinde
ve özellikle şeylerin doğası’ında Epikurosçuluğun
bilimsel öğretilerine yeniden rastlanır. Epikuros’un
çeşitli kesin bilgi biçimleri açıklanır. Bu tür
bilgilerin en alt basamağında duyumlar vardır (acılık,
tatlılık v.b). en yüksekte ise sezgi bulunur. Epikuros,
evrenin yapısını açıklarken Demokritos’un atom kuramını
yeniden gündeme getirir: Evrendeki herşeyi yapan
atomlar sonsuz bir devinim içindedirler. Bazen,
önceden kestirilmesi olanaksız donanımlar yaparlar.
Bunlara “atomların sapması” denir. Böylece Epikuros
doğa yasalarının saltık olmadığını, evrende zaman
zaman taşmalar bulunduğunu da vurgular.
Ahlakın amacı, acıları ve sıkıntıları ortadan kaldırmak,
ruhu dinginliğe ulaştırmaktır. Bilge isteklerini
yaparak, onları doyurarak dinginliğe ulaşır. Epikuros
ahlakı, amaçta Stoa ahlakına benzer. Ayrılık amaçlardadır.
Epikurosçulukta zevkler derece derecedir. Bilge
odur ki, zevklerin hesabını ustaca yaparak onlardan
en çok hoşlanmayı becerebilsin. Sonunda Epikuros’un
şu sözüne varılır: “En büyük zevk yanında hiç acı
ve sıkıntı getirmeyendir.” Her zevk, az çok bir
sıkıntıyla birlikte geleceğine göre Epikurosçuluk,
sıkıntıdan kurtulmak için en sonunda dünyadan kopmayı
öğütleyecektir.
ESKİ STOA
Kıbrıslı Zenon
Hellenistik çağın en önemli felsefe öğretisi stoa’dır.(stoisizm)
Bu çığırın kurucusu kıbrıslı Zenon’dur. Kendisi
bir tüccar oğlu imiş; 314 yılları sırasında Atina’ya
gelmiş burada Xenophon’un “Sokrates’ten Anılar”ı
ile Platon’un Apologia’sını “Sokrates’in savunmasını”
okuyarak Sokrates’e hayran olmuştur. Bundan sonra
Yunan felsefesinin çeşitli çığırlarından filozofların
derslerini dinlemiş bunlardan da özellikle Kyniklerin
pek çok etkisi altında kalmış. İlk yapıtları tamamıyla
Kynik görüş çerçevesinde yazılmışlardır. Ama sonra
Kyniklerin öğretisinde esaslı değişiklikler yapmıştır:
insanın ahlaki özgürlüğüne, kyniklerin düşünüğü
gibi, töreleri, her türlü uygarlık düzenine sert
bir şekilde reddetmekle değil de, yüksek çeşitten
bir doğallıkla, gerçek bir insanlıkla ulaşılabileceği
kanısına varmıştır. 4. Yüzyılın sonlarına doğru
Atina’da Stoa pokile’de (resimlerle süslü direkli
bir galeride) okulunu açmış. Okul adını buradan
alır.
Öğrencilerinden çoğu Zenonun öğretisini az çok
değiştirmişler, peripatosçu ve Kynik felsefeye yaklaştırmaya
çalışmışlardır. Yalnız Zenon öldükten sonra okul
müdürlüğünde yerine geçen Assos’lu Kleanthes, öğretiyi
bütünüyle benimseyip azımsanamayacak bir bağımsızlıkla
geliştirmiştir. Zenon, ölçülü azla yetinen yaşayışıyla
Atina’da büyük bir saygı kazanmıştı. İntihar ederek
ölmüştür.
Stoa, Hellenizmin tipik felsefesi sayılır; çünkü
Atina’da doğudan gelmiş kimseler tarafından Attika
felsefesinin ana düşünceleri ile işlenmiştir. Başka
bir özelliği de, Roma İmparatorluğunda en yaygın
bir felsefe oluşudur. Stoa öğretisinin kökleri Kynik
felsefesidir, ama büsbütün bu çerçeve de kalmış,
yer yer onunla belli bir karşıtlık halindedir de.
Kynizm de olduğu gibi Stoa içinde insanın bağımsızlığı
ana düşüncedir e sonuna kadar ana düşünce olarak
kalmıştır. Ancak Stoa’nın kurucusu Zenon bu ana
düşünceye bir yandan sağlam teorik bir temel kazandırmak,
bunu çeşitli yönlerinden felsfi olarak temellendirmek
istemiş, öte yandan da bu düşünceyi insan yaradılışını
sosyal iç güdülere, duygularıyla uzlaştırmaya çalışmıştır.
Bu yapmak istediklerinin ikisini de Sokrates ile
Platon’un felsefelerinde bulmuştur. Bunlar “doğaya
uygun yaşama” kavramını ortaya koymuşlardı.
Stoa Ahlakı kendi kendine yeten bilgi ideali ile
individualist bir öğretidir. Ama öbür yandan da
“doğanın yasasına bağlanma” kavramı, bu individualism
ile denge kuran bir karşı ağırlık gibidir. Çünkü
aynı yasaya bağlı olma yüzünden erdemli kişiler
yalnızlıktan kurtulmuş, bir beraberlik içinde toplanmış,
buluşmuş olurlar. Bundan dolayı Zenon insanın topluluk
halinde yaşama gereksemesini doğal bir akla uygun
bir iç güdü diye anlar ve kabul eder. Yalnız ona
göre, bu gerekseme, bir yandan bilge kişiler arasındaki
dostluklar, öbür yandan da bütün akıllı insanların
topluluğu çerçevesinde giderilmelidir. Bu ikisinin
arasında kalan ayrı ayrı ulusların kendilerine göre
devletler içinde toplanmaları, bu topluluk biçimleri
ilgisiz kalınacak şeylerdir.