|
Schopenhauer
- Sanat Üzerine
Bilgeliğin böylece istemin buyruğundan
kurtarılması ve bireysel 'ben' ile maddî çıkarının
unutturulması, sanatın görevidir. Bilimin amacı, içinde
birçok özel olan, evrenseldir; sanatın amacı, içinde
bir evrensel olan özeldir. "Bir kimsenin portresi
bile, Winckelmann'ın dediği gibi, o kimsenin ideali
olmalıdır." Hayvanların resmini yaparken, aralarında
en ilginç olanı, en güzel olarak görülmektedir, çünkü
kendi türünü en iyi gösteren odur... Demek ki, bir
sanat eseri, resmi çizilen nesnenin ait olduğu topluluğun,
yani Eflâtun'un İdea'sına, ya da evrensele yaklaştığı
oranda başarılıdır. Böylece insan portresi, fotoğraf
dakikliği gütmemelidir, elinden geldiği kadar, tek
bir figür aracılığıyla, insanın belli bir özünü ya
da evrensel niteliğini açığa çıkarmalıdır. "Sanat
bilimden üstündür, çünkü bilim; büyük emekle bilgi
yığarak, inceden inceye düşünmek amacına ilerlerken,
sanat sevgi ve ortaya koyuş yoluyla hemencecik hedefine
varmaktadır, bilim için hüner yeter, sanat için dehâ
gerekir."
Şiirde ve resimde olduğu gibi doğadaki zevkimiz,
kişisel istem eklenmeden, nesnenin seyrinden türer.
Ressam için Ren ırmağı, duyuları ve hayâl gücünü
güzellik fikirleriyle uyaran, çeşitli sihirli görüntüler
dizisidir; ama kişisel işleriyle uğraşan yolcu için,
"Ren ırmağı ve kıyıları bir çizgi, köprülerse ilk
çizgiyi kesen başka çizgilerdir." Sanatçı kişisel
kaygılardan kendini öylesine kurtarmaktadır ki,
"sanatçı algılaması için, sanatçının güneşin batışını
hapishâneden ya da saraydan seyretmesi fark etmez."
"Geçmişiyle, uzakta olanı sihirli bir çekiciliğe
bürüyen ve bize güzel bir ışık altında sunan, iste
bu istemsiz algılamanın ürünüdür." Sanat, bize geçici
ve bireysel olanın ardındaki, sonrasız ve evrensel
olanı göstererek, hayatın acılarını hafifletmekte
hattâ onlara estetik bir değer kazandırabilmektedir.
Spinoza haklıydı: "Zihin, nesneleri, sonrasız görünüşleri
içinde gördüğü oranda sonrasızlığa katılır."
Sanatın insanı, istemlerin üstüne yükseltme gücü,
her şeyden çok müzikte vardır. "Müzik, öteki sanatlar
gibi ideaların ya da nesnelerin özlerinin görünüşü
değil, istemin kendinin görünüşüdür." Bize, durmadan
hareket ve mücadele eden, başıboş dolaşan, sonunda
da, yeniden kendine dönüp bir defa daha mücadeleye
başlayan istemi göstermektedir. "Müziğin etkisinin,
öteki sanatlardan daha güçlü ve içe işleyici olması
bundandır; çünkü öteki sanatlar; yalnızca gölgeyicilerden
söz ederken, müzik nesnelerin kendini anlatmaktadır."
Müziği öteki sanatlardan ayıran başka bir şey de,
duyularımızı fikirler aracılığıyla değil, dolaysız
olarak etkilemesidir, akıldan daha yüce bir şeye
hitap eder. Plastik sanatlar için simetri neyse,
müzik için ritim de odur; böylece müzikle mimarî
iki kutuptur; Goethe'nin dediği gibi, mimarî, donmuş
müziktir, simetriyse duran ritimdir.
Felsefenin Öyküsü - Will Durant
Türkçesi: Ender Gürol
Her istek, bir gereksinimden, bir yoksunluktan, bir
acıdan doğar; giderildiği zaman insan yatışır. Ama
yatışmış bir kişiye karşılık, nice yatışmamış ve duygunluğa
erişmemiş insan vardır. Üstelik, istek uzun sürer,
gerekli olan şeylerin ardı arkası kesilmez; oysa duyulan
haz, kısa ve ölçülüdür. Yeryüzünde hiçbir şey yoktur
ki, şu iradeyi yatıştırabilsin ya da belirli bir biçimde
olduğu yerde durmaya zorlayabilsin. Alınyazısından
kopardığımız herşey, dilencinin ayağı ucuna atılan
paraya benzer: verilen sadaka, duyduğu acıların sürüp
gitmesini sağlayabilmek için, dilencinin hayatını
biraz daha uzatmaktan başka bir iş görmez. İşte bundan
ötürü, isteklerin ve iradenin boyunduruğu altında
kaldığımız; varlığımızı, bizi sıkıştırıp duran umutlara,
acı çekmemize yol açan korkulara bıraktığımız ölçüde,
ne durup dinlenmek ne de mutluluk söz konusudur. İster
bir amacı gerçekleştirebilmek için canla başla çalışalım,
ister bir tehlikeden sakınmak için çabalayalım, sonuç
değişmez: iradenin istek ve gereklerinin başımıza
açtığı belalar ne biçim olursa olsun, hayatımızı berbat
etmekten ve acı çekmemize yol açmaktan başka bir sonuç
vermez. Böylece, isteklerin tutsağı olan insanoğlu,
İksion'un çıkrığına ebediyen bağlanmıştır; bitimsiz
bir susuzluğun kemirdiği bir Tantalos'tur o.
Ama kimi zaman, dış bir gerçek, ya da iç uyumluluğumuz,
bizi, bir an isteklerin bitimsiz selinden kurtaracak;
ruhu, iradenin boyunduruğundan sıyıracak, iradenin
yöneldiği nesnelerden uzaklaştıracak ve çevremizdeki
varlıklar, istek ve umutlarımıza değer şeyler olmaktan
çıkarak hiç bir menfaat duygusuna yer verilmeden düşünülebilen
nesneler halinde görülecek olursa; o zaman isteklerin
peşinden giderek gerçekleştirmeye çalıştığımız ve
hiç bir zaman ulaşamadığımız iç rahatlığı boy gösterir
ve huzur duygusunu bütün doygunluğuyla yaşarız. Epiküros'un,
iyiliklerin en iyisi ve tanrıların bahtlılığı olarak
gördüğü şey, işte bu acılardan kurtulma haliydi. Gerçekten
de, böyle bir durumda, bir an için de olsa, iradenin
ağır baskısından kurtulmuş, isteğin zorbalığından
sıyrılmış oluruz; İksilon'un çıkrığı durur o zaman...
Gün batımının, bir saray penceresinden ya da bir hapishane
parmaklığı ardından görülmesinin önemi kalmaz.
(...)
Katışıksız düşüncenin istek
üzerindeki egemenliği; bu iç bağdaşıklık, her yerde
gerçekleşebilir. Küçük nesneleri, bunca nesnellikle
görebilen ve böylece düşüncelerinin ne kadar bağımsız
olduğunu açıkça ortaya koyan o eşsiz Hollandalı
ressamları düşünelim. Bu resimlere bakan bir kimse,
duygulanmadan edemez. Bu önemsiz nesneleri, bunca
dikkatle canlandırabilmesi için, sanatçının ruhça
ne kadar dingin ve yatışmış bir halde bulunması
gerektiğini düşünmekten alamaz kendini. Üstelik,
kendisine dönünce, günlük hayatının endişeleri ve
istekleri yüzünden karmakarışık ve anlaşılmaz hale
gelen duyguları ile bu dinginliğe erişmiş ressamların
ruh hali arasında ne büyük bir fark olduğunu daha
iyi görür.
(...)
Nesnelerin çekiciliği, bize dokunmadıkları ölçüdedir.
Hayat hiçbir zaman güzel değildir; güzel olan, hayat
üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece. Özellikle,
şiirin ışığı bu görünüşleri aydınlatıp ışıttığı
zaman ve yaşamanın ne olduğunu bilmediğimiz gençlik
yıllarında kavrarız bunu.
(...)
Kaçamak esini yakalamak ve
onu mısralara dökerek tenleştirmek, lirik şiirin
işidir. Lirik şairin dile getirdiği şey, insanlığın
en iç varlığıdır. Geçip gitmiş milyonlarca kuşağın
ve gelecek kuşakların, belli koşullar içinde her
zaman duydukları ve duyacakları şeyleri dile getirmek
ve onlara, aslına uygun canlı bir anlatım kazandırmak
şiirle kabildir. Şair, evrensel insandır: bir insanın
yüreğini kabartan bütün duygular, insan doğasının
her koşul içinde duyduğu ve ortaya koyabildiği bütün
şeyler, ölümlü bir insan oğlunun gönlünde yer etmiş
olan ve oluşup duran bütün izlenimler, onun kendi
öz alanıdır. Bundan ötürü şair, şehveti de, mistik
duyuşu da anlatabilir. Angelus Silesius ya da Anacreon
olabilir; trajediler ya da komediler yazabilir.
Yatkınlığına ya da ruhsal durumuna göre, soylu ya
da bayağı duyguları dile getirebilir. Soylu, yüce,
ahlaktan yana, dindar, Hristiyan olmasını; kısacası
şu ya da bu olmasını ona kimse söylemez. Çünkü şair,
insalığın aynasıdır ve insanlığın ne duyduğunu,
aslına uygun bir biçimde gösterir insanlığa.
(...)
Trajedinin eğilimi ve son amacı, bizi; razı olmaya
yöneltmek, yaşama iradesini olumsuzlayacak hale
getirmek olduğu halde, komedi, bunun tam tersine,
yaşamaya yöneltir ve yüreklendirir bizi. Gerçi komedinin
de, bütün öteki hayat betimlenimleri gibi, gözlerimizin
önüne bir yığın acıyı ve iğrençliği serdiği doğrudur.
Ama komedi, bütün bunları geçici kötülükler gibi
gösterir bize. Sonunda, hepsinin, neşe ile biten
şeyler olduğunu, her zaman yengi kazanan umutlar
gibi görülmeleri gerektiği anlatılır. Bundan başka,
hayatın sayısız terslikleri arasından sadece gülünebilecek
ve neşelenmeye yol açacak yanları seçer. Böylece,
koşullar ne olursa olsun, sevincimizi ve iyimserliğimizi
sağlamak ister. Bütün olarak ele alındığı zaman,
hayatın çok iyi olduğunu ve herşeyden önce, eğlenilecek
garip bir yanı bulunduğunu ileri sürer. Ne var ki,
daha sonra neler olup bittiğini görmemiz için, mutlu
ve sevinçli bir olayla perdeyi kapamak gerekir.
Oysa trajedi, artık başka bir olayın ortaya çıkamayacağı
biçimde sona erer.
(...)
Müzik, hiçbir zaman fenomeni
(görünüşleri) dile getirmez. Müziğin dile getirdiği
şey, bütün fenomenlerin iç özü ve kendinde varlığıdır;
Yani iradenin ta kendisidir. Bundan ötürü, müziğin
belli bir neşeyi, şu ya da bu hüznü, şu ya da bu
tutkuyu, içrahatlığını dile getirdiği söylenmez.
Müzikte dile gelen şey, her çeşit ruhsal dürtünün
ve koşulun dışındaki genel ve soyut özdür. Ve müzikte,
bu soyut özü, kolaylıkla ve eksiksiz bir biçimde
kavrarız.
(...)
Melodinin yaratılması, insan duyarlığının ve iradesinin
en derin sırlarının keşfedilmesi, dahinin gerçekleştirdiği
temel iştir. Dehanın çalışması, burada her yerdekinden
daha bağımsız, daha kendiliğinden, daha biliçsizdir.
Burada gerçek bir esin söz konusudur. Olumlu ve
soyut şeylerin önceden edinilmiş bilgisi, yani fikir,
sanatın her alanında olduğu gibi, müzikte de yetersizdir.
Çünkü müzikçinin dile getirdiği şey, dünyanın en
iç özü ve en derin bilgeliktir. Müzik bunları kendisinin
de kavrayamadığı bir dille anlatır. Bu bakımdan,
uyandığı zaman hakkında hiçbir şey bilmediği nesneler
üzerine sorulanlara şaşırtıcı cevaplar veren bir
uyurgezere benzer. Müziğin özü üzerine uzun zaman
düşündükten sonra, artık, bu sanattan zevk duymanın
en tatlı bir haz olduğunu söyleyebilir ve bu hazzı
tatmanızı öğütleyebilirim size. İnsanın ruhunu daha
dolaysız ve daha derin biçimde etkileyen bir başka
sanat yoktur. Çünkü hiçbir sanat, dünyanın gerçek
özünü, müzik gibi dolaysız ve derin bir biçimde
dile getiremez. Güzel ve yüce melodiler duymak,
ruhu yıkamak gibidir; insanı bütün pisliklerden,
bütün zavallılıklardan ve bayağılıklardan arıtır.
Aşkın Metafiziği / Schopenhauer'in Felsefesi
Arthur Schopenhauer
SOSYAL YAYINLAR
|