Çağdışı yazıların
dördü de ("David Strauss", "Yaşam
İçin Tarihin Yararı ve Zararı Üzerine", "Eğitici
Olarak Schopenhauer", "Richard Wagner
Bayreuth'da".) savaşçı mı savaşçıdır. Bunlar
"başımda kavak yelleri esmediğini", kılıcımı
çekmekten hoşlandığımı, belki de bileğimin pek sağı
solu olmadığını kanıtlar. İlk
saldırı (1873) daha o zaman bile hiç acımaksızın
yukardan baktığım Alman ekininden yana birşey kanıtladığını,
hele onun böylelikle Fransa'yı
yenmiş olduğunu sanmaktan daha beter
bir yanılma olamazdı... Çağdışı yazılarımın ikincisi
(1874) bilim düzenimizin gidişindeki tehlikeyi,
yaşamı kemiren, ağulayan yanı açığa vurur: Bu insanca
anlamını yitirmiş çarklar, bu mekanizma, işçinin
bu "kişiliksizleşme"si, "iş bölümü"nün
sözde verimliliği, bunlardan hasta
düşmüştür yaşam. Amaç,
yani ekin, elden çıkmıştır, -araç, yani çağdaş bilim
düzeni, yabancılaşmıştır...
Bu incelemede, çağımızın böylesine kurumlandığı
"tarihsel anlayış" ilk kez bir hastalık,
bir örnek çöküş belirtisi olarak tanınıyor. -Üçüncü
ve dördüncü
Çağdışı yazılarda, daha
yüksek bir ekin kavramına dikkati çekmek
için, bencilliğin, kendini
sıkıya sokmanın en aşırı iki örneği konuyor ortaya,
olabildiğince çağdışı iki örnek, çevrelerinde "Alman
devleti", "ekin", "Hıristiyanlık",
"Bismarck", "başarı" denen herşeye
karşı yüce bir küçümseme duyuyor ikisi de, -Schopenhauer
ve Wagner ya da tek
sözcükle, Nietzsche...
-II-
Bu dört yağınmadan ilki olağanüstü bir başarı kazandı.
Kopardığı gürültü her bakımdan duyulmaya değerdi.
Üstün gelmiş bir ulusun yarasına parmak basmıştım,
-kazandıkları yengi bir ekin olayı değildi,
tersine bambaşka birşeydi belki de... Yalnız David
Strauss'un eski dostlarından değil, her yandan yanıt
yağdı; onu kendinden hoşnut, dar kafalı Alman aydını
örneği olarak, kısacası "Eski ve Yeni İnanç
Üstüne" adlı birahane İncil'inin yazarı olarak
gülünç düşürmüştüm (dar kafalı aydın sözü benim
yazımdan geçmiştir dilimize). Kutsal hayvanlarını,
Strauss'larını (Strauss "devekuşu" demektir.)
gülünç bulmakla, Würtemberg'li ve Suab olarak derinden
gocundurduğum bu eski dostlar öyle açık yüreklilikle
ve kabaca yanıt verdiler ki, bundan daha iyisini
doğrusu isteyemezdim; Prusyalıların tepkisi daha
bir akıllıca oldu, -ne de olsa "Prusya mavisi"
vardı kanlarında. Çiğliğin daniskasını bir Leipzig
gazetesi, o adı çıkmış "Grenzboten" yaptı;
gazaba gelen Basellileri zor zappettim. Yüzde yüz
benim yanımı tutan -çeşit çeşit, kimi zaman da hiç
anlaşılmaz nedenlerden- yalnızca birkaç yaşlı bay
oldu. Örneğin, Göttinden'den Ewald (-1803/1875-
Alman doğubilimcisi -müsteşrik-), Strauss'a karşı
yağılamam öldürücü olmuş demeye getirdi. Ya da eski
Hegel'cilerden Bruno Bauer (-1809/1882- Alman tanrıbilimci.),
ki o yazıdan sonra en dikkatli okuyucularımdan biri
olmuştu. Yaşamının son günlerinde, yitmiş "ekin"
kavramı üstüne kimden bilgi edinebileceğini göstermek
için, örneğin Prusyalı tarihçi Bay von Treitschke'ye
(-1834/1896- Alman tarihçisi.) benim yazılarımı
salık vermeyi severdi. Bizim yazı ve yazarı üstüne
en çok önemseyerek ve uzun uzadıya konuşan, feylosof
Baader'in (-1765/1841- Alman feylosofu ve tanrıbilimcisi.)
eski bir öğrencisi, Würzburg'da Profesör Hoffman
(-1806/1873- Alman tanrıbilimcisi.) adında biri
oldu. Yazımdan benim için büyük bir gelecek okuyordu,
-tanrısızlık konusunda bir bunluk yaratacak en son
sözü söyleyecektim; ona göre tanrısızlığınen kökten,
en amansız temsilcisi bendim. Beni Schopenhauer'e
çeken şey de buydu. -Ama hepsinin içinde en çok
okunanı, herkese en acı koyanı, aslında öylesine
yumuşak huylu Karl Hillebrand'ın (-1829/1884- Alman
tarihçisi ve gazetecisi.), eli kalem tutan o sonuncusu
insan Alman'ın
olağanüstü sert ve yürekli savunuşu oldu. Yazısı
"Augsburger Zeitung"da çıkmıştı; bugün
biraz daha yumuşatılmış biçimiyle toplu yazıları
arasında okunabilir. Burada benim yazı bir olay,
bir dönüm noktası, ayılıp kendine geliş, çok hayırlı
bir belirti olarak, düşünce işlerinde Alman ağırlığının
ve tutkusunun yeniden doğuşu
olarak gösteriliyordu. Hillebrand yazının biçimini,
olgun beğenisini, kişiyle konuyu ayırmaktaki şaşmaz
ölçülüğünü öve öve bitiremiyordu:Onu Almanca yazılmış
en iyi tartışma yazısı olarak niteliyordu; o tartışma
sanatı ki, Almanlar için tehlikelidir ve hiç salık
verilmez. Beni yüzde yüz onaylıyor, Almanya'da dilin
bayağılaşması üstüne söylemeyi göze aldıklarımdan
da ileri gidiyor (-bugün özleştirmecilik oynuyorlar,
bir tek cümle bile kuramıyorlar artık-) ulusun "başta
gelen yazarları"na karşı aynı küçümsemeyi duyuyor
ve benim "bir ulusun hem de sevgililerini suçlu
sandalyesine oturtmadaki üstün yürekliliğime"
olan hayranlığını söyleyerek bitiriyordu... Bu yazının
yaşamımda paha biçilmez etkileri oldu. Bugüne dek
hiç kimse benimle hır çıkarmaya kalkmadı. Almanya'da
bana karşı susuyorlar, ürkek ve çekingen davranıyorlar:
Bugün, hele "Alman devleti"nde, kimsenin
göze alamadığı, sınırsız bir söz özgürlüğünden yararlandım
yıllardır. "Kılıcım gölgesindedir" benim
cennetim... Aslında Stendhal'in bir ilkesini uygulamıştım:
Yüksek bir topluluğa girerken, işe bir düello'yla
başlamayı salık verir o. Nasıl da seçmiştim düşmanımı!
İlk Alman özgür düşünürü!... Bana bugüne dek o Avrupalı,
Amerikalı "libres
penseurs" (Özgür düşünür.) ulusundan
daha uzak, daha yabancı olan hiçbir şey bilmiyorum.
O "çağdaş ülküler"e inanan, uslanmaz kuşbeyinlilerle,
soytarılarla aramdaki uçurum, düşmanlarıyla aramda
olandan çok daha derindir. Onlar da bir yol tutturmuş,
insanlığı kendilerine göre "düzeltmek"
isterler; benim kim olduğumu, ne istediğimi
bir bilseler, amansız bir savaş açarlardı bana karşı,
-topu da "ülküler" inanır daha... İlk
töresizci'yim
ben...
-III-
Schopenhauer ve Wagner adlarını taşıyan Çağdışı
yazıların, bu iki psikolojiyi anlamakta, ondan da
geçtim, bu sorun'un yalnızca ortaya konmasında pek
işe yaradıklarını ileri sürecek değilim, -bunun
dışında kalan şeyler de var elbette. Örneğin, Wagner'in
yaradılışındaki ana öğeyi, o tiyatro oyuncusu yeteneğini
daha o zamandan sezivermiştim; kullandığı araçlar
olsun, niyetleri olsun, hepsi bunun zorunlu sonuçlarıydı.
Aslına bakarsanız, bu yazılarda yapmak istediğim
psikoloji değil, bambaşka birşeydi: Eşine rastlanmamış
bir eğitim sorunu, insanı çelik gibi yapacak, yepyeni
bir "kendini sıkıya
koyma", "kendini
savunma" kavramı, büyüklüğe, evrensel,
tarihsel ödevlere götüren bir yol, -bunlar dile
gelmek istiyordu ilk kez. Sözün kısası, insan birşeyi
anlatabilmek, elinde birkaç deyim, im, söyleme yolu
daha çok bulundurmak için önüne çıkan fırsattan
nasıl yararlanırsa, ben de bu iki ünlü, ama daha
hiç mi hiç belirlenmemiş örneğe öylece yapışıverdim.
Üçüncü yazının 7. bölümünde hepten korkunç bir uzgörüyle
değinilmiştir buna. Bunun gibi, Platon da Sokrates'den
bir im dili olarak yararlanmıştı. -Bu yazıların
tanık olduğu o hayli geride kalmış durumları şimdi
göz önüne getirdiğimde, aslında yalnız kendimden
söz açmış olduğumu saklayamam. "Wagner Bayreuth'da"
yazısı kendi geleceğimin bir düşüdür; "Eğitici
Olarak Schopenhauer"de ise, benliğimin en iç
öyküsü, oluşması
yazılıdır. En başta da içtiğim
and!... Bugün neyim ben, nerelerde
yaşıyorum -artık sözlerle değil yalnız yıldırımlarla
konuştuğum yükseklerde-, o zamanlar nasıl da uzaktım
bunlardan! Ama ülkeyi gördüm;
yol, deniz, tehlike ve başarı üstüne bir an olsun
yanılmadım! Söz verirken ne büyük durgunluktur o;
yalnız sözde kalmayacak bir geleceğe doğru o ne
mutlu bakıştır! Derinden, içten yaşanmıştır burada
her söz; acı çeken, nerdeyse kanayan sözcükler eksik
değildir. Ama hepsinin üstünden büyük
bir özgürlük yeli esip geçer; itiraz gibi gelmez
yaranın kendisi bile. Benim feylosoftan anladığım
şey, o yakınında ne varsa hepsinin tehlikede olduğu
korkunç dinamit, benim feylosof kavramımla -yüksek
öğretimdeki "geviş getirenler"i, öbür
felsefe öğretmenlerini bir yana bırakın- koskoca
Kant'ın bile içine girdiği feylosof kavramı arasıdaki
uçurum, o yazı bunların hepsi üstüne paha biçilmez
şeyler öğretir; ama burada sözü edilen "Eğiti
Olarak Schopenhauer" değilmiş de, onun tam
karşıtı, "Eğitici Olarak Nietzsche"
imiş, ne çıkar. -O zamanlar benim zanaatımın bilginlik
olduğu, benim de bu işin belki ehli
olduğum göz önüne alınırsa, bu yazıda
bilginlerin psikolojisi üstüne birdenbire çıkıveren
o acı eleştirmeyi pek de önemsiz saymamalıdır: Bendeki
ayrı oluş bilincini,
benim için ödev
nedir, yalnızca araç, arada eğlence, katkı nedir,
bunu hiç şaşmadan ayırdettiğimi gösterir o parça.
Tek birşey olabilmek,
tek birşeye varabilmek için, çok yerde, çok şey
olmak, bu bendeki sağduyudur. Bir süre için de bilgin
olmam gerekiyordu.