Aydınlanmanın silahı olan aklı en keskin bir biçimde
kullanmış olan Nietzsche, Tanrının öldüğünü iddia
etmiştir. Tanrının ölümü karşısında, hümanizmin
de anlamı olmadığını, Tanrının yokluğunda, insanın
metafiziksel bakımdan ilk ve temel olma iddiasının
da aynı biçimde anlamsızlığını vurgulamıştır. Hümanizme
karşı çıkışında, insanı tanrılaştıran, ona hayvani
varoluşu aşma imkanı veren başarıların temelinde,
hakikatin değil de, yanlış ve yanılsamanın bulunduğunu
göstermeye çalışmıştır. Nietzsche, düzenli bir görünüşler
dünyası fikrinin, uyumlu ve birlikli bir gerçeklik
inancının koca bir yalan olduğunu, Batı metafiziğinin,
en azından Sokrates’ten beri gerçekliği çarpıttığını,
metafiziğin insanların temel yanlışlarını, sanki
onlar en temel hakikatlermiş gibi ifade eden sözde
bir bilim olduğunu öne sürmüştür. Nietzsche, Batı
tarihinin akışını metafizik bakımdan, hiçliğin serimlenmesi
olarak anladı. Ona göre, her metafizik düşünce genelde
ontolojidir, böyle değilse hiçbirşeydir. Nietzsche,
Batı metafiziğini Platonculuk olarak algılıyordu
ve kendi felsefesini de metafiziğe karşı bir akım
olarak görüyordu. Tanrı öldü sözü, duyuüstü dünyanın
olmadığı anlamına geliyordu. Tanrı öldü sözü, hiçin
yayıldığını onaylamaktadır çünkü, hiç, duyuüstü,
bağlayıcı, yükümlülük getirici bir dünyanın yok
oluşunu gösterir. Ona göre hiççilik, Batı tarihinin
temel sürecidir ve bu tarihin içi yasasıdır. Nietzsche,
hiçliği Batı Tarihinin iç mantığı olarak görür.
Bu tabloda görülen odur ki, en yüce değerleri yıkılmış
olsa da dünya yerli yerinde durmaktadır ve yeni
değerlerin konulması gerekmektedir. Yani değer koymanın
olanağı, hiçliğe dayanır. Tanrının ölmesiyle beraber,
akıl ve akılcılıkta ölmüştür. Hiçliğin serimlenmesi
ve bilim ortaya çıkmıştır. Artık gücü isteyen insan
değer yaratabilecektir.
Başkaları 19. yy’ı güç ve güvenlik
çağı olarak görürken, Nietzsche modern insanın benimsediği
değerlerin geleneksel dayanaklarının çöktüğünü düşünmüştür.
O modern insanı tam bir hiççiliğin beklediğini savunmuştur.
Nietzsche'ye göre, insan özü itibariyle iyi ve yetkin
bir varlık değil de, kötücül bir varlıktır. İnsanlar
yüzyıllardır bu doğru bilgiyi, insanın iyi ve yetkin
bir Tanrı tarafından özel olarak yaratılmış eşsiz
bir türün üyesi olduğu ve Tanrının insanı yerleştirmiş
olduğu evrenin teleolojik bir sistem meydana getirdiği
kurgusuyla bastırılmıştır. Nietzsche’ye göre bilim,
bu kurgunun temelsiz olduğunu göstermiştir. İnsanın
Tanrı tarafından yaratılmış özel bir varlık olduğu
veya evrende bir düzen bulunduğu fikrinin bir masal
olduğu bilgisi, insanların karşı koyuşuna ve bundan
habersizmiş gibi davranma isteklerine rağmen, bilince
zorla girmektedir. Nietzsche'ye göre, en üstün değer
referans olarak alınıp düşünüldüğünde, kişi hiçbir
zaman kendi değerini ortaya koyamaz. Tanrıyı öldürmeden
insan kendi değerini ortaya koyamaz. İnsan ona göre,
görünüşün gerisindeki çıplak gerçeği görmekten ve
dünyanın amaçsız, anlamsız olduğunu teşhis etmekten
kaçındığı için, rahatlık veren düşüncelere bağlı
kalmayı tercih etmektedir. Tanrının öldürülmesinin
amacı; insanları bu rüyadan uyandırmaktır. Düzen
gibi görünen şey, insanın dünyanın düzenine inanma
ihtiyacının, kaosa yansıtılmasından başka birşey
değildir.
Nietzsche, işte bu durumu, insanın bu dünyadaki
durumunu, Platonun ünlü mağara benzetmesinde geçen
insanların durumuna benzetir. Nietzsche'ye göre
19.yy’ın insanı da bir mağaranın dibinde zincire
vurulmuş olarak ve duvardaki gölgeleri gerçek sanarak
yaşamaktadır. O, zincirlerden kurtulmanın mümkün
olduğuna inanır. Zira mağaranın dışında başka bir
dünya yoktur. Zincirlerden kurtulmak mümkündür ancak
mağaradan çıkıştan söz etmek mümkün değildir. İşte
mağaranın bu karanlığı içinde, zincirlerden kurtulup,
bu tırmanışı, onun anlamsız olduğunu bile bile,
tekrarlayan, bu acımasız hakikati kabul edebilecek
kadar güçlü olup gülmeyi becerebilen insan, Nietzsche’nin
üstün insanıdır. Üstün insan varoluşun boşluğunu
ve anlamsızlığını görebilen, mağaradaki karanlık
içinde herşeye rağmen tırmanmayı seçen az sayıdaki
bireydir. Üstün insan, kendisi, tutkuları, güçlü
yanları ve zayıflıkları üzerine egemenlik kurarak,
başkalarının ya da kendi tutku ve güçsüzlüklerinin
kölesi olmaktan kurtulup, efendi haline gelmiş olan
insandır. Üstün insan eğilip bükülemeyecek derecede
güçlü ve katı, geleneksel kurum ve değerleri yıkabilecek
kadar cesur, bulamadığı düzeni meydana getirebilecek
kadar yaratıcı ve kötümserliği olumlamaya dönüştürecek
kadar seçkin biri olmak durumundadır.
Üstün insanı belirleyen en önemli özellik, yaratıcılıktır.
Nietzsche bu yaratıcılıkla daha çok sanatsal yaratıcılığı
kasteder. Yaratıcılığı ise güç istemine bağlayan
filozof, doğaları farklı olsada tüm insanlarda ortak
olan bir öğe bulunduğunu söyler: Güç isteği ya da
çevreye egemen olma dürtüsü. Ona göre, bütün varlığın
temelinde daha güçlü olmaya yönelmiş bir istek vardır.
"Güç istemi" Nietzsche’nin
gelişimini tamamlamış felsefesinin temel terimidir.
Bu nedenle bu felsefe güç istemi metafiziği diye
adlandırılabilir. Yaşamın temel nedeni, güçlü olma
isteğidir. İnsanoğlu yalnızca kendini korumak ve
yaşamak istemez; insanoğlunun asıl isteği, daha
güçlü olmaktır. Bu evren güçlü olma isteğinin hüküm
sürdüğü bir evrendir. Nietzsche, varlığın en derin
özünün güç istemi olduğunu söyler. İnsanı insan
yapan şey, kendisindeki güç istemini yönlendirip
koruma yeteneğidir. İnsanın kendisini ideal bir
düzen yaratma adına kaosa düzen yükleme amacıyla
bu şekilde disipline etmesi, güç isteminin en yüksek
ifadesidir.
Nietzsche'ye göre "güçlü
insan" güçlü iradesi olan insandır. Bu değimi
"iradenin gücü" deyimiyle
karıştırılmamalıdır. Nitekim, irade fiziksel güç
gösterdiği andan itibaren güç iradeyi yok eder.
Yani irade gücü, güçlü olmanın iradesi demek değildir.
Yalnız esir sürüler güçlü olma iradesi isterler,
sürüdeki öteki esirlerin arasında yaşamını sürdürebilmek
için. Tek başlarına kaldıkları zaman bunların bir
iradeye sahip olması gerekmez. Nietzsche’ye göre
yalnız irade gücü, güçlü olmanın göstergesidir.
Yalnız irade gücüne sahip olan insan yaratmak, vermek
ister. Güçlü insanla kastedilen, politik anlamda
güçlü olan insan değildir, metafizik ve ahlak anlamında
güçlü olan insandır. Böyle bir insan, hiçbir zaman
kendini küçük ve zayıf hissetmez. Yani ahlakın işareti
iradenin gücüdür. Ahlaklı olmak, kendinin efendisi
olmaktır. Bu görüş gerçek bir Tanrı tanımazlıktır
ve nihilist Tanrı tanımazlığa karşıt bir görüştür.
Başkalarını kendinin esiri yapma ama kendinin efendisi
olmaya çalış. Bu görüşünü "Zerdüşt
Böyle Dedi" deki, "3
değişim" adlı yazısında iyi açıklıyor. İnsanın
üç basamağı aşması gerekiyor; önce "deve"
olacaktır, başkalarının ortaya çıkarmış olduğu geleneksel
değerleri yük gibi taşıyıp, güdülme isteği duyacaktır.
İkinci basamakta deve "aslan"a
dönüşür. Aslan değerlerin değişimini isteyen isyan
görünümlüdür. Tanrıların düşmanı olur. Üçüncü basamağa
gelince aslan "çocuk"
olur, çocukta itaat eder ama bu itaat etme, kendisinin
efendisi olma arzusunun kabulüdür. Oyun oynayabilme
iradesinin gücüyle ve çocuk saflığıyla "evet"
der. Üstün insan bu evetten başka birşey değildir.
Üstün insan, başkalarından çok kendini aşabilen,
başkalarının değil de kendi kendisinin efendisi
olabilen insandır. Üstün insanı insanın kendi kendisini
geliştirebilmesinin bir modeli olarak gören Nietzsche,
bu bağlamda sanatsal yaratıcılığı insanı Tanrıya
en fazla benzeten özellik olarak değerlendirmiştir.
Tanrının yokluğunun sonucunun olan düzen yokluğunda
(Tanrıyı yok eden insanlardır, bilimsel gelişmelerle
beraber Hıristiyanlığın Tanrısına duyulan inanç
sarsılmıştı ve ahlak yitimiyle kaos doğmuştu) yaratıcı
yada üstün insan kendi içindeki kaostan minyatür
düzen yaratıp, bunu dış dünyadaki kaosa aktarabilen
kişidir.
Bir başka deyişle insan için mutluluğun hazla değil
de, güçlü olmakta yattığını söyler. Mutluluğa varmak
sert bir disiplin gerektirir; hayvani iç güdülere
basit hazlara kapıldığında, insan gerçek ve üstün
güçten uzak kalır.
Nietzsche güç istemi metafiziğinin ilk ilkesini
şu şekilde dile getirmiştir: "Biz
hakikati yerle bir etmeyelim diye sanata sahibiz"
sanat, güç isteminin özündeki bir isteme olarak,
istemenin bu güce yükselmesi bu gücün arttırılması
için koyulan koşuldur. Sanat en yüksek değerdir.
Hakikatin değerine göre sanat daha yüksek bir değerdir.
Koşulsuz güç isteminin egemenliğinin başladığı
çağda varlık değere dönüştürülmüştür. Eskiden beri
varlığa biçilen değerlerle, varlığın öz değeri yok
edilmiştir. Şimdide var olanın varlığı değer olarak
belirlenmiş ve böylece onun özü mühürlenmişse demek
ki bu metafizikte, varolanın varlığını anlamaya
yarayacak herhangi bir yol kalmamış yok edilmiştir.
Varlık batı düşünmesinde ne kendisiyle ilgili bir
düşünme nede hakikatiyle ilgili bir düşünme bulamamıştır,
varlığı düşünmeden bu düşünme anlaşılamaz olmuştur.
Şimdiki bu son durumdaysa varlık, metafizik içinde
bir değer olma durumuna düşürülüyor ve varlığın
başına "hiç" geliyor.