“İyi ve Kötü’nün Ötesinde”
(1856) ve “Ahlâkın Kökbilimi”
(1857) adlı kitaplarında amacı, eski ahlâkı yıkıp
üstün-insan ahlâkına yol açmaktı. Bir ara yeniden
filolog oldu ve yeni ahlâkını, kusursuz olmayan
etimolojilerle desteklemeye çalıştı. Alman dilinde
‘kötü’ anlamına gelen iki kelime vardır, diyordu:
‘Schlecht’ ve ‘böse’ ‘Schlecht’ üst sınıfların,
aşağı sınıflar için kullandığı bir deyimdi ve bayağı,
âdi anlamına geliyordu. ‘Böse’ aşağı sınıfların
üst sınıflar için kullandığı bir deyimdi ve iyi
bilinmeyen, düzensiz, ayarsız, tehlikeli, muzır,
zalim anlamına geliyordu. Napolyon ‘böse’ idi. Basit
kimseler, bölücü bir güç gibi gördükleri, ayrıcalıklı
bireyden korkuyorlardı. “Büyük
adam halkın başına belâdır” diyen bir Çin
atasözü vardır. Aynı biçimde ‘schlecht’ ile ‘böse’nin
karşıtı ‘gut’un yani iyinin de iki anlamı vardı:
Aristokrat kullandı mı kuvvetli, cesur, güçlü, savaşçı,
Tanrısal (gut, Tanrı demek olan Gott’dan geliyordu);
halk kullandı mı bilinen, sakin, zararsız, merhametli
anlamına geliyordu.
Demek insan davranışının iki çelişken değerlendirmesi
vardı, iki ahlâksal görüş ve ölçü: Biri ‘Herren–moral=Efendiler
Ahlâkı,’ öteki ‘Herden-moral=Sürü Ahlâkı’ydı. Birincisi,
özellikle Romalılar zamanında, klasik antikite çağında
benimsenmiş düzendi. Normal Romalı için bile erdem,
erkeklik, cesâret, girişim, kahramanlıktı. Ama Asya’dan,
özellikle de siyâsal boyunduruk altındaki Yahûdilerden,
öteki düzen gelmişti. Boyunduruk altında kalma,
alçak gönüllülük doğurur. Çaresizlik, başkalarını
düşündürtür insana; ki bu bir çeşit yardıma çağrıdır.
Bu sürü ahlâkı altında, tehlike ve güç aşkı, güven
ve barış aşkına yol açar. Kuvvetin yerini, kurnazlık,
açıktan açığa düşmanlığın yerini gizli öç, sertliğin
yerini acıma, girişimin yerini taklit, onur ve gururun
yerini vicdan kamçısı aldı. Onur, puta tapanlarda,
Romalılarda, feodalite zamanında, aristokraside
vardı. Vicdan, Yahûdilikle, Hıristiyanlıkta, burjuvazide,
demokraside vardır. Boyunduruk altındaki bir sınıfın
görünüşünü, neredeyse evrensel bir ahlâk durumuna
getiren, Amos’tan İsa’ya kadar peygamberlerin hatipliğiydi.
“Dünya” ile “beden”
kötü ve eşanlamlı oldu. Yoksulluk da erdemin bir
kanıtıydı.
Bu değerlendirmeyi, İsa en yüksek noktasına yüceltti:
Ona göre herkes eşit değerdeydi, eşit hakları vardı.
Onun öğretisinden halk çizgisindeki felsefelerle
dile getiriliyordu. Eşitleme ve bayağılaşmanın ilerlemesi,
rûhu bozulan ve çökmekte olan bir hayatla ifâde
ediliyordu. Bu çöküşün en son aşaması acıma, fedakârlık,
suçluları duygusal yolla avutma ve “bir
toplumun, zehirlerini bedeninden atma yeteneği olmayışıydı.”
Sempati etkin bir şeyse, meşrûdur; ama acıma zihni
felce uğratan bir lükstür; rûhu, düzeltilmesi imkânsız
derecede bozulmuş kimseler için, acemî, kusurlu,
kötü, kabahati kendinde olan hasta ve iflah olmaz
suçlular için bir duygu harcamasıdır. Acımada bir
nezaket eksikliği, başkalarının işine burnunu sokma
vardır. “Hasta ziyaretine
gitme,” komşumuzun yardıma muhtaç durumunu
seyrederek varılan bir üstünlük orgazmıdır.
Bütün bu ahlâkın arkasında gizli bir iktidar istemi
vardır. Aşkın kendi, yalnızca bir şeye sahip olma
isteğidir. Kur yapma bir mücadele, çiftleşme sahip
olmaktır: Don José’nin Carmen’i öldürmesinin nedeni,
onun bir başkasının ‘malı’ olmasını önlemek içindir.
“İnsanlar, aşklarında bencil olmadıklarını sanırlar.
Çünkü çoğu defa, kendisininkine karşıt olan başka
birinin yararına çalıştıklarını düşünürler. Ama
bunu gerçekleştirmek için, öteki kimseye sahip olmak
isterler. “Aşk, duygular arasında
en bencil olanıdır. Dolayısıyla da incindi mi, en
az cömert olur.” Gerçek aşkında bile, ona
sahip olma isteği söz konusudur. Belki de ona ilk
sahip olmak, onu el değmemiş olarak bulmak isteğidir.
Alçak gönüllülük iktidar isteminin koruyucu boyasıdır.
Bu iktidar tutkusuna karşı akıl ve ahlâk çaresiz
kalır. Bunlar onun elinde silâhtır, oyununa gelenlerdir.
“Felsefe sistemleri, parlak
seraplardır...” Gördüğümüz şey, ne zamandır
aranan gerçek değil, kendi isteklerimizin yansımasıdır.
“Filozoflar sanki, asıl fikirleri
soğuk, katıksız ve Tanrısalca ilgisiz bir diyalektiği,
kendi kendini geliştirme yoluyla, ortaya çıkarmış
gibi kasılırlar. Oysa, genellikle gönüllerinin soyutlaşmış,
incelmiş isteği olan önyargılı bir önerme, fikir
ya da “teklif,” olaydan sonra aranan kanıtlarla
savunulmaktadır.” Düşüncelerimizi belirleyen
bu bilinçaltı istekleri, bu iktidar istemidir. “Zihin
çalışmamız, çoğunluk bilinçdışında yer alır ve biz
farkında olmayız. Bilinçli düşünme, en zayıf olanıdır.”
İçgüdü, iktidar isteminin dolaysız çalışması olduğu
ve bilinç tarafından tedirgin edilmediği için, zekânın
herhangi bir biçiminden daha zekîdir. Doğrusu bilincin
rolüne, saçma olarak aşırı değer verilmiştir. “Bilinç,
ikinci derecede olan, neredeyse, ilgisiz, gereksiz
bir şey gibi görünebilir. İleride kaybolması, yerini
tam bir otomatlığın alması muhtemeldir.”
Güçlü insanlarda isteği, akıl örtüsü altında gizlemeye
büyük bir eğilim görülmez. Demek ki, istedikleri
açıktır: “İstiyorum”
dediler mi her şey biter. Üstün rûhun bozulmamış
gücünde, isteğin kendi kendini haklı çıkaran nedeni
vardır. Vicdana, acımaya ve pişmanlığa yer yoktur
orada. Ama günümüze kadar hüküm süren Yahûdilik,
Hıristiyanlık ve demokrasi açısından, güçlüler bile
artık kuvvetlerinden ve sağlıklarından utanmış,
“bahâneler” aramaya
başlamışlardır. Aristokratik erdemler ve değerler
ölmeye yüz tutmuştur. “Avrupa
yeni bir Budizmin tehlikesi altındadır.”
“Avrupa ahlâkı bütünüyle,
sürü için yararlı değerler üstüne kurulmuştu.”
Güçlülere, kuvvetlerini göstermeleri için meydan
verilmemektedir. Onların da alabildiğince zayıflar
gibi olmaları gerekmektedir; “iyilik;
gücümüzün yetmediği şey için hiçbir şey yapmamaktır.”
Güçlünün av avlamak , savaşmak, fethetmek,
hükmetmek gibi içgüdüleri çıkış yolu tıkandığında,
içe dönüp kendi kendini yok eder, insanı keşiş hayatına
götürür, vicdanı tedirgin eder. “Çıkış
yolu bulamayan bütün içgüdüler içe dönerler. İnsanı
büyüyüp gelişen “içleşmesi”nden anladığım, budur:
Burada, sonunda ‘rûh’ denecek olan şeyin ilk biçimi
çıkıyor karşımıza.”
İnsanı bozan şey, sürüye ait erdemlerin baştakilere
bulaşarak, onları da âdi çamur haline getirip parçalamasıdır.
“Ahlâk sistemleri, ‘rütbe
dereceleri’ önünde eğilmeye zorlanmalıdır. Küstahlıklar
vicdanlara geri itilmelidir ki, sonunda ‘biri için
doğru olan, öteki için de uygundur’ demenin ahlâka
aykırı olduğu anlaşılsın.”
“Güçlünün ‘kötü’ erdemleri,
zayıfın ‘iyi’ erdemleri kadar toplum için gereklidir.
Sertlik, şiddet, tehlike, savaş, iyi yüreklilik
ve barış kadar değerlidir. Büyük bireyler, ancak
tehlike, şiddet ve amansız zorunlulukta çıkar ortaya.
İnsanın en iyi yanı istem kuvveti, tutkusunun gücü
ve sürekliliğidir. Tutkusuz insan, cansızdır; elinden
hiçbir şey gelmez. Açgözlülük, gıpta, hattâ nefret
bile mücadele, seçim ve sağ kalma sürecinde kaçınılmaz
öğelerdir. Kötüyle iyi arasındaki ilişki, değişkenlikle
kalıtım arasındaki, îcât ve deneyle alışkanlık arasındaki
ilişkilerin aynıdır. Önceden var olan şeyleri ve
düzen”i neredeyse cânîce yıkmadan gelişim
olamaz . Kötünün iyiye dönüşme imkânı olmasaydı,
ortadan kalkardı. Fazla iyi olmaktan kaçınalım:
“İnsan daha iyi olmalı ve
daha da kötü.”
Nietzsche, dünyada bu kadar çok kötülük ve zalimlik
bulmakla avunuyor, “zulmün,
ilkçağ adamının en büyük sevinci ve kıvancı”
olduğunu düşünmekten, sadistik bir zevk duyuyor.
Tragedyada ya da herhangi ulu bir şeyde duyduğumuz
zevkin, incelmiş ve başkasının hesabına yapılan
bir zalimlik olduğuna inanmaktı. “İnsan
en zalim hayvandır,” diyor Zerdüşt. “Tragedyaları,
boğa güreşlerini, çarmıha gerilmeleri seyrederken
aldığı zevki, dünyada bugüne kadar başka hiçbir
şeyden almamıştı.
Ahlak en sonunda biyolojiye dayanır. Nesneleri
hayata ilişkin değerlerine göre yargılayamayız.
“Bütün değerlerin” fizyolojik
olarak yeniden değerlendirilmesi gerecektir. Bir
insanı, topluluğu ya da türü en iyi sınama aracı,
onların enerjisi, yeteneği ve gücüdür. Bütün yüksek
erdemleri yıkmasına rağmen, fiziksel olanın üstünde
durması bakımından, XIX. yüzyılla biraz uzlaşabiliriz.
Rûh, organizmanın bir görevidir. Beyindeki kanda
bir damla fazlalık ya da eksiklik, insana Prometheus’un
akbabadan çektiğinden daha büyük acı çektirir. Türlü
besinler, zihni başka türlü etkiler: Pirinç, Budizme
yarar, Alman metafiziği de biranın sonucudur. Böylece
bir felsefenin gerçek ya da yalan oluşu, yükselen
ya da alçalan hayatın ifâdesine, yüceltilişine göre
değişir. Rûhu bozulmuş olanlar, “Hayatın
değeri olmadığını” söylerle. “Benim
değerim yok” deseler, daha iyi ederler.”
İçindeki bütün kahraman erdemleri bozulmaya bırakıldığına
göre, demokrasi de –yani büyük adamların hiç birine
inanmamak yöntemi- her on yılda bir başka bir ulusu
yıkıma götürürken, hayat niçin değsin yaşamaya?
“Avrupalı sürü adamı günümüzde
öyle bir hava takınıyor ki, sanki yaşamasına izin
verilen bu tek insan çeşidir, bütünüyle insana özgü
erdemler olarak –ve onu kibar, dayanıklı ve sürüye
yararlı yapacak olan- kamu rûhu, iyi yüreklilik,
saygı, çalışkanlık, ılımlılık, alçak gönüllülük
gibi nitelikleri yüceltiyor. Başkanın ya da sürü
başının ille de gerektiği sanılan durumlarda kumandanların
yerine, becerikli sürü adamlarını bir araya toplamak
için, defalarca teşebbüs edilmektedir. Sözgelişi,
bütün temsilcilik kuruluşlarının temeli budur. Bu
sürü Avrupalıları için mutlakıyetçi bir başkanın
çıkması, her şeye rağmen ne büyük nimetti, dayanılması
imkânsızlaşan bir ağırlıktan ne büyük kurtuluştu.
Bu konuda Napolyon’ın çıkışının etkisi en büyük
kanıttı. Napolyon’un etkisinin tarihi, bütün yüzyılın,
en değerli bireylerinde ve dönemlerinde ulaştığı
en yüksek mutluluktur hemen hemen.”