‘Elinde çekiçle felsefe üreten’
bu adam, Batı medeniyetinin hastalıklarını çok iyi
teşhis eden bir doktordur. Aydınlanma’nın,
bilimin, aklın ve Darwinci insan ve evren anlayışının
vücut verdiği Batı modernitesi, ona göre, yeni bir
mutlakçı düşünce üretmiştir. Eski Yunan’da akla
ve mitolojiye, Orta Çağda Hıristiyanlığa, modern
dönemde ise akla ve bilime dayalı olarak üretilen
mutlak bilgi kavrayışları insanlığın düşünme ve
bilme biçimini tayin etmiştir. Oysa Nietzsche’ye
göre, ilerleme fikrini temel alan Batı modernitesi
ondokuzuncu yüzyıl sonuna gelindiğinde kendi sınırlarına
ulaşmış; bilim, akıl ve teknolojiye dayalı hakim
paradigma yeni problemlerin çözümünde ve daha kamil
ve zengin bir beşerî tecrübeyi yakalamanın önünde
bir engel haline gelmiştir. Ona göre, modern insan
hayatın rasyonel ilkelere göre yönetilmediğini anlamalıdır;
çünkü zorbalık, zulüm ve saçmalık bu hayatın karakteristiğidir.
Bilimin ‘hayatta en hakiki yol gösterici’ olduğunu
iddia etmek, ona göre, sadece bir kandırmacadır.
Ne bilim, ne de akıl, bize iyi-kötü, güzel ya da
çirkin gibi moral değerler konusunda hiçbir standart
sunamaz. Batı modernitesi hiçbir aşkın değer, ebedî
hakikat, ‘tabiî yasa’ ve bilgi için sağlam bir temel
ortaya koyamamıştır. Tüm bilgi belirli tarihî bir
durumda insanlar tarafından oluşturulmuştur; bu
yüzden onu oluşturan insanlardan bağımsız moral
hakikatler olamaz. Burjuva
kültürü çökmüştür ve kendini yıkmakla meşguldür.
Beşerî faaliyetlerin, bilim ve aklın sınırlılığını
ortaya koyan rasyonel olmayan bir boyutu vardır;
akıl diğer beşerî insiyaklarla çelişmiş ve insanın
kendini gerçekleştirmesini, tatminini ve hürriyetini
engellemiştir. Modern insan yozlaşmış ve güçsüz
düşmüştür; bunun da en önemli sebebi, beşerî irade
ve insiyakların rasyonaliteye kurban edilmiş olmasıdır.
Batı modernizminin aşırı rasyonelliği karşısında
yapılması gereken, bunu aşarak hayatın gerçek gücünü
oluşturan karanlık ve esrarengiz insiyaklara kucak
açmaktır. “Kim iseniz, o olmalısınız”
der Nietzsche. İnsanın sahip olduğu potansiyeli
gerçekleştirebilmesi, onun deyimiyle ‘üst-insan’
olabilmesi için bu şarttır. Tam da bu yüzden, her
türlü cismanî lezzeti afaroz eden Hıristiyanlık,
ona göre ‘bu dünya’dan kovulmalıdır; çünkü herşey
bu dünyada başlar ve burada biter. ‘Öte
dünyacılık’ insanın kendisini gerçekleştirmesini
önleyen bir afyondur. Bu anlamda Nietzsche
dünyevîleşmenin (sekülarizm) sahte peygamberidir.
Fakirlerin ve zayıfların sesi olarak Roma’yı ele
geçiren Hıristiyanlık, bu ‘köle ahlâkı’nın temsilcisi
olarak üsttekilerin, ‘efendilerin’ sahip olduğu
her türlü özelliği ‘kötü’ olarak nitelemiş, böylece
‘yaşama sevinci’ni yok etmiştir. Bunun yerine, kendi
aşağı ve ‘kahrolası’ hayat değerlerini herşeyin
standardı yapmıştır. Aydınlanma’nın müminleri Hıristiyanlığa
acımasızca saldırmışlardı, çünkü Hıristiyanlık insan
aklına aykırıydı. Ancak, Hıristiyanlığı yok etmeyi
değil makul bir din haline getirmeyi hedefledikleri
için, Hıristiyan ahlâkını korudular. Nietzsche’nin
Hıristiyanlığa saldırısı ise hayat kıvılcımını ve
beşerî iştiyakları boğduğuna inanmasından kaynaklanır.
Fakat Hıristiyanlığın en büyük
cinayeti, yeryüzünde onun hükümranlığını temsil
ettiğini ileri sürerken gerçekte Tanrı’yı öldürmesidir.
Kiliseler Tanrı’nın gömüldüğü mezarlardır. Dostu,
ünlü besteci ve Yahudi düşmanı Richard Wagner’e
saldırması da bu yüzdendir. Bir Hıristiyan karşıtı
olarak gördüğü Wagner’in 1882’de sahnelenen Parsifal
isimli operasında Hıristiyan imanını ikrar etmesi,
Nietzsche’yi, bu muhteris ehl-i dünyanın Hıristiyan
öte-dünyacılığını iltizam etmesi biçiminde ortaya
çıkan ikiyüzlülüğe duyduğu şiddetle tepkisini Anti-Christ’ta
(1888) ifade etmeye götürmüştür. Şöyle der Nietzsche:
“Bugün eyleme dönüşen her
saat, her insiyak, her değerleme Hıristiyanlık karşıtıdır:
Modern insan hatadan mürekkep öyle bir canavardır
ki, buna rağmen utanmadan kendisine Hıristiyan diyebilmektedir!”
Nietzsche’nin İsa (a.s.) Hırıstiyanlığını gerçek
Hıristiyanlık olarak gördüğünü ve saldırılarına
nesne yaptığı Saint Paulcü Hıristiyanlıktan bunu
ayırdığını belirtmek de hakşinaslık olacaktır.
‘Tanrı’nın öldüğü,’ saçma, dolayısıyla düzenden
yoksun bir dünyada yapayalnız, kendi başına, çıplak
bir insan vardır. Kendisine yabancı, tüm kâinata
yabancı, mütevahhiş. Diğer insanlar, Sartre’ın deyimiyle,
onun yeryüzündeki cehenneminden başka birşey değildir.
O güne kadar savaşıp sömürgeleştirdiği tabiat kendisi
için büyük bir tehlike kaynağıdır; çünkü var olan
herşey, kör tesadüfün oyuncağıdır artık. Dalâletin,
burada Tanrı’nın öldüğünü varsaymanın, beraberinde
getirdiği ızdırarî bir sonuçtur bu. Düzenin ve anlamın
olmadığı bir dünyada insan Tanrı’nın tahtına geçmek
zorundadır; çünkü düzen ve anlamı inşa etmek tanrılaşmayı
gerektirir. Bu tanrı-insan, Nietzsche’nin ‘üst-insan’ıdır.
Farazî bir varlığı olan insan benliğinin sanal olarak
da olsa reelleştirilmesi tarih boyunca Firavun ve
Nemrutları ürettiği gibi, Nietzsche’de de ‘üst-insan’
idealini üretmiştir.
‘Tanrı’nın öldüğü’ an, tüm
değerlerin yeniden değerlendirilmesinin zorunlu
hale geldiği andır. Bundan dolayı, önceye
ait olan herşeyin reddedilmesi, yani nihilizm, Nietzsche
için bir çıkış noktasıdır. Önce iyi ve kötü’nün
ötesine geçerek, günlük hayatın nihilist tabiatı
ikrar edilmelidir. Ancak bundan sonra yeni değerlerin
oluşturulması mümkün olabilir. İşte o zaman insan
kendisinin efendisi olur ve ‘bir başkası’ yerine
kendisine tâbi olur. Böylece Batı modernitesinin
doğurduğu tek biçimcilik, sıradanlık, bilim ve aklın
tiranlığının aşılması ve insana hürriyetinin yeniden
iadesi mümkün olabilecektir. İsteme
kudretine cesaret eden insan ‘kudret iradesi’ ile
iyi ve kötünün ötesine geçerek kendi düzen ve anlamını
kurar ve Batı medeniyetinin tüm kısıtlamalarından
kurtulmuş olur. “Yapmayacaksın” yerine “Yapacağım”
diyen insandır bu. Kulluk zincirlerinden kurtulmuş,
dalalet vadilerinde at süren, alan, isteyen, çaba
gösteren, mücadele eden ve hükmeden olarak hayatını
yaşarken, bunun anlamsız olduğunu da bilir. Hayatın
anlamını anlamsızlıkta arayan bu insanın şiarı Nedim-i
Şeyda’yla aynıdır: “Gülelim, oynayalım, kâm alalım
dünyadan/Mâ-i tesnim içelim çeşme-i nev-peydadan.”
Nietzsche’nin görüşlerindeki ‘kötümserlik,’ ondokuzuncu
yüzyıl sonu, yirminci yüzyıl başı düşünürlerinin
ortak temalarından biridir. Bu da Batı modernitesinin
bir kriz içinde olduğu gözlemine dayanır. Oswald
Spengler’ın 70’li yıllarda, dindar, milliyetçi ve
muhafazakar çevrelerde pek rağbet bulan Batı’nın
Çöküşü isimli eseri de bu dönemin bakış açısını
yansıtır. Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde, Batı
modernitesinin görünümü bir çürüme ve yozlaşma tablosudur.
İlerlemenin iman olarak görüldüğü böyle bir çağda,
bunu reddetmesi bile Nietzsche’yi önemsememizi gerekli
kılar. Bilimsel devrim, orta sınıf bireyciliği,
Marksizm, pozitivizm ve materyalizmin ivme kazandırdığı
‘Tanrı’nın ölümü’ ile, geleneksel moral değerlerin
tüm anlamını ve geçerliliğini yitirdiği bir dünyada,
artık ‘hiçbir şey doğru değil’di ve ‘herşey doğru’ydu.
Bu yıkımdan Nietzsche’nin yalnız, düşünen, son
derece güçlü bir iradeye sahip, ‘evliya gibi,’ kendi-efendisi
olmanın gülen ve danseden sesi Zerdüşt de bir çözüm
üretemez. Bu yüzden Nietzsche’nin düşünceleri ateist
varoluşçuluğa kaynaklık etmiştir. Ancak, bu ‘problem
düşünür’ün aklın ve bilimin tiranlığını deşifre
etmesi, bir proje olarak Batı modernitesinin başarısız
olduğunu vurgulaması ve nihayet yeni bir tarih için
yeni bir değerler kümesine ihtiyaç olduğunu söylemesi
onu bugün de güncel kılmaktadır. O, kendisine hasta
olarak getirilen Batı medeniyetinin aile doktoruydu.
Hastalıkları iyi teşhis etmişti, ancak hiçbir müşahhas
tedavi önerisinde bulunamamıştı.
Liberalizm, Aydınlanma, demokrasi,
Hıristiyanlık vd. Batı modernitesinin sembol kurumlarını
radikal bir eleştiriye tâbi tutan Nietzsche, bu
kurumların kendilerini rasyonel olarak haklılaştırmakta
başarısız olduklarını, Batı modernitesinin kendisini
onarma imkân ve kabiliyetinin bulunmadığını, bu
yüzden, en üst moralite kaynağı olarak insanın kudret
iradesine tutunarak ‘üst insan’ olmayı başarmasını
önerir.
Karşılığı olmayan, uygulanabilirliği bulunmayan
bir öneridir bu. Tanrısız bir dünyada anlam ve düzeni
inşa etmenin imkânsızlığını gösteren bu durum, herşeyin
O’nun marifetine bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.
O’nun marifeti olmadığında ilim vehimden ibaret
kalır, akıl ise insanı sürekli taciz eden bir işkence
âleti. Sonsuzluğun müşterisi olanlar, okyanusu bir
testinin içinde arayamazlar. Nur-u Muhammedî olmadan
kimsesiz, biçare varlıkların matemhanesine dönüşür
tüm kâinat. Onun nuru bir kimya gibi varlığı ışıttığında
ise, tüm varlıklar aynı Yaratıcıya iman bağıyla
intisab etmiş, amaç birliği içinde bulunan ‘kardeşlere’
dönüşür.
56 yıllık hayatının son on yılını aklı kapalı,
ondan önceki on yılını gezgin ve avare olarak yaşayan,
genç yaşından itibaren görmekte zorluk çeken, sürekli
hastalıklarla yaşayan, uyumak için bile bir sürü
ilaç kullanmak zorunda olan, evlenememiş fakat onüç
eser vermiş, insanlık tarihinin en karanlık çağlarından
biri olan ondokuzuncu yüzyılın çocuğu Nietzsche’yi
hatırlamak bir ibret ve tefekkür vesilesidir: çünkü
insan mükerrem bir varlıktır. Hakkı ararken bazen
bâtıla hak diye yapışabilir. Bu
arayışa selam olsun!
Nietzsche’ye küçük bir hatırlatma: Kilisenin duvarları
arasında öldüğünü söylediği Tanrı tüm mü’minlerin
kalbinde ve büyük kâinat mescidinde hiç ölmedi.
Çünkü O, ölümsüz olandır. O her zaman diri olduğu
içindir ki, biz de var olmaya devam edeceğiz.