:: Nietzsche : Felsefe ::

Yazılar/Edgar Allan Poe




Öyküleri
Oval Portre
Sfenks



Akşam Yıldızı


Yaz ortasındaydı
Ve geceyarısı,
Ve yıldızlar yörüngelerinde
Ölgün ölgün pırıldarken,
Daha parlak ışığında
Kendisi göklerde
Köle gezegenlerin arasında,
Işığı dalgalarda olan soğuk ayın.
Soğuk tebessümüne dikmiştim gözlerimi
Fazlasıyla-fazlasıyla soğuktu benim için.
Derken kaçak bir bulut,
Geçti örtü niyetine,
Ve ben sana döndüm,
Yükseklerdeki ihtişamına,
Mağrur akşam yıldızı.
Senin ışığın daha değerlidir benim için.
Çünkü yüreğime mutluluk verir
Göklerdeki gururun geceleri,
Ve daha çok beğenirim
O alçaktaki daha soğuk ışıktan
Senin uzaklardaki ateşini.
Yukarı

Bir Bilmece


"Nadiren buluruz" der Solomon Don Dunce,
"En derin sonede yarım bir fikri.
Bütün o gevşek dokulu nesneler arasından, birden görürüz
Kolayca, bir Napoli bonesinin ardından gördüğümüz gibi-
Döküntünün döküntüsü-Bir Lady onu nasıl giyebilir ki?
Yine de çok ağırdır senin Petrark'çı kumaşından-
Baykuş tüylü bir saçmalık ki en hafif üfleyiş
Kağıda çevirir onu sen yuttururken."
Ve, gerçekte yeterince haklıdır Güneş.
Sıradan kumaşlar kötü yutturmacalardır
-kısa ömürlü ve geçirgen öylesine-
Ama bu, şimdi-ona güvenebilirsiniz-
Sabit, koyu, ölümsüz, -değerli adların
Yardımıyla gizlenen içindeki.
Yukarı

Bir Düş


Görüntüleri arasında karanlık gecenin
Yitirilmiş sevincin düşünü kurdum.
Ama kalbimi kırarak beni uyandırdı
Görüntüsü yaşamın ve ışığın.

Ah! Düş olmayan bir şey var mıdır gündüzleyin
Gözlerinde geçmişten gelen bir ışıkla
Çevresine bakan kişi için?

O kutlu düş-o kutlu düş,
Bütün dünya kınarken
Tatlı bir ışık gibi neşelendirdi beni
Yalnız bir ruha yol gösteren.

Ne olmuş geceleyin ve fırtınada
Titriyorsa yükseklerdeki ışık?
Daha berrak bir şey var mıdır
Gündüz parlayan yıldızından, gerçeğin!
Yukarı

Eldorado


Kuşanmış keyifle,
Yiğit bir şövalye,
Gün ışığında ve gölgede,
Bir şarkı söyleyerek,
Yol almıştı epeyce,
Arayarak Eldorado'yu.

Ama yaşlandı-
Bu korkusuz şövalye
Ve bir gölge düştü yüreğine
Bulamayınca hiçbir yer
Anımsatan Eldorado'yu.

Ve en sonunda
Gücü tükendiğinde,
Rastladı bir gezgin gölgeye-
"Gölge" dedi,
"Nerede olabilir-
Bu Eldorado denilen ülke?"

"Sür atını aydaki
Dağların üzerinden.
Aşağıya gölgeler vadisine,
Korkmadan sür" Diye yanıtladı gölge,-
"Arıyorsan eğer Eldorado'yu"
Yukarı

En Mutlu Gün, En Mutlu Saat


En mutlu gün en mutlu saat
Kurumuş körelmiş yüreğimin bildiği,
En büyük umutları gücün ve gururun
Hissettiğim, geçip gitti.

Güç mü dedim? Evet öyle düşünmüştüm
Ama yazık! Çoktan yitip gitti hepsi
Gençliğimin hayalleri-
Ama boşver şimdi.

Ya gurur, ne yapacağım senle şimdi
Sakin ol ruhum!
Belki bir diğer baş devralır
Üzerime döktüğün zehri.

En mutlu gün-en mutlu saat
Gözlerimin gördüğü göreceği,
En paralk ışıltısı gücün ve gururun
Hissettiğim:
Ama o zaman çektiğim acıyla
Gücün ve gururun umudunu verselerdi,
Yaşamazdım o parlak saati tekrar

Çünkü onun kanatlarındaydı kara alaşım
Ve çırptıkça-bir öz dökülüyordu
Öldürmeye yeterli
Onu bilen bir ruhu.
Yukarı

Bilim


Bilim! Eski çağların kızı!
Her şeyi değiştirensin gözleyen bakışınla,
Neden avlarsın ozanın yüreğini böyle
Ey kanatları donuk gerçeklikler olan, Akbaba?
Nasıl sevsin ki seni, ya da seni nasıl bilge saysın
Bırakmıyorsun onu, korkusuz bir kanatla
Süzülse de mücevherli göklerde, hazineler aramaya?
Diana'yı alaşağı etmedin mi arabasından
Ve orman perilerini sürmedin mi ormandan
Daha mutlu bir yıldızda barınak aramaya?
Su perilerini ayırmadın mı ırmaktan
Yeşil çimenden küçük cinleri
Ve yaz düşünü benden, Tamarind ağacının altında?
Yukarı

Oval Portre


Uşağımın, ağır yaralı halimde beni açıkta gecelemeye bırakmaktansa herşeyi göze alıp zorla içeri soktuğu şato, kimbilir ne kadar zamandır Apeninler'in üzerindeki esrarlı heybet ve hüzün yığınlarından biriydi; hep böyle şatolardan bahseden Mrs. Radecliffe'in hayal ettiklerinden farksızdı. Görünüşe göre bu yakınlarda, bir zaman için terk edilmişti. Biz en az ihtişamla döşenmiş küçük bir daireye yerleştik. Burası binanın uzak bir kulesiydi. Süsleri zengin olmakla beraber yıpranmış ve eskiydi. Duvarlarına altın arabesk çerçeveler içinde birçok canlı modern resimler ve perdeler asılmıştı. Odalar türlü şekilde eski silahlar ve savaş ganimetleriyle donatılmıştı. Yalnız duvarlara asılı olmayıp, binanın garip mimarisinin sonucu olan birçok girinti ve çıkıntılarına dayatılan bu resimlere, henüz başlayan buhranlarım yüzünden derin bir ilgi duyuyordum. Onun için (zaten gece olduğundan) Pedro'ya pencerelerin ağır kepenklerini kapamasını söyledim. Başucumdaki yüksek şamdanın mumlarını yakmasını ve yatağı tamamiyle örten saçaklı siyah kadife perdeleri açmasını emrettim. Bütün bunların yapılmasını isteyişimin sebebi, eğer uyku tutmazsa resimleri seyretmekve yastığımın üzerinde bulduğum bir kitabı okumaktı -anlaşılan bu kitap duvardaki resimleri inceleyen bir eserdi.

Uzun uzun okudum, dikkatle, yakın bir ilgiyle seyrettim. Saatler büyük bir hızla ve ihtişamla uçup gittiler. Nihayet gece yarısı geldi. Şamdanın yeri beni memnun etmedi. Uyuklayan uşağımı rahatsız etmeden, şamdana zorlukla elimi uzatarak onu, kitabımı daha iyi aydınlatacak bir yere koydum.

Fakat bu hareketin beklenmedik bir etkisi oldu. Mumların ışığı şimdi, o zamana kadar karyolanın gölgesinde kalan bir köşeyi aydınlattı. Böylece o parlak ışığın içinde, evvelden farkına varmadığım bir resim gördüm. Bu resim henüz kadınlık çağına giren bir kızın portresiydi. Resme şöyle bir baktım, sonra gözlerimi kapadım. Böyle yapışımın sebebini önce kendim bile bilmiyordum. Ama gözlerim kapalı kaldığı sürece zihnimde bu sebebi araştırdım. Bu, gözlerimin beni aldatmadığına inanmak ve hayal gücümü dinginlik ve huzura kavuşturup emin bir gözle bakmak için yapılmış ani bir hareketti. Biraz sonra resme tekrar uzun uzun baktım.

Gördüğümün doğru olduğundan artık şüphe etmiyordum, edemezdim. Çünkü resmin üzerine vuran mumların ilk pırıltısı duygularımın, içine düşmekte olan rüyalı dalgınlığı gidermiş ve beni iyice sarsarak uyandırmış gibiydi. Portre, söylediğim gibi bir genç kızındı. Sully'nin yaptığı resimlerdeki çok beğenilen başları andıran, teknik tabiriyle " vignette " tarzında yapılmış yanlız bir baştan ve omuzlardan ibaretti. Kollar, göğüs ve hatta parlak saçların sonucunda resmin fonunu oluşturan belirsiz ve koyu karanlık içinde farkolunmayacak şekilde erimişti. Çerçeve ovaldi, Arapvari, zengince yaldızlanmış ve halelenmişti. Bir sanat eseri olarak hiçbirşeye bu resimden çok değer biçilemezdi. Fakat beni böyle birdenbire sarsan ne eserin yapılış tarzı ne de çehrenin harukulade güzelliğiydi. Asıl beni hayrete düşüren, yarı uyku halinde birdenbire sarsılan hayalgücümün bu portreyi yaşayan bir insana benzetmesiydi. Bir bakışta resmin, tarzın ve çerçevenin düşmanlığını hemen farketmiştim; bunlar deminki fikri hemen dağıtıyorlar hatta akla gelmesine bile fırsat bırakmıyorlar. Bu sebepleri ciddi olarak düşünerek, yarı oturmuş yarı uzanmış vaziyette, belki bir saat gözlerim portreye dikili kaldım. Sonunda, etkisinin sırrını çözdüğüme inanarak yatağın içine düştüm. Evet, resmin sihrini o mutlak canlılığını bulmuştum. Bu beni önce şaşırttı, allak bullak etti, sonunda sindirip ürküttü. Derin ve saygılı bir korkuyla şamdanı eski yerine koydum. Sonsuz heyecanıma sebep olan şey de bu suretle gözümün önünden kalkmış oluyordu. Telaşla resimleri tahlil eden ve hikayelerini anlatan o kitabı aradım. Oval portreyi gösteren sayfayı çevirerek şu belirsiz ve garip kelimeleri okudum:

"O, benzerine az rastlanır bir güzelliğe sahip ve cazibesi kadar neşesi de sonsuz olan bir genç kızdı. Ressamı görüp sevdiği ve onunla evlendiği an hayatının uğursuzluk saati çaldı. Ressam, ateşli, çalışkan, sert ve zaten eşini sanatında bulmuş bir insandı; halbuki o, benzerine az rastlanır bir güzelliğe sahip ve cazibesi kadar neşesi de sonsuz olan bir genç kızdı; şen, güler yüzlü, bir karaca yavrusu kadar oyunbaz, her şeye sevgi besleyen, değer veren, yalnız rakibi sanattan nefret eden, yanlız sevgilisini ondan ayıran palet ve fırçalar gibi uğursuz şeylerden korkan bir genç kızdı. Böylece, ressamın kendi portresini yapmak istediğini duyması kız için korkunç bir darbe olmuştu. Fakat kız mütevazi ve uysaldı. Yüksek kulede, ışığın yalnız yukardan tualin üzerine düştüğü karanlık odada hiç şikayet etmeden haftalarca poz verdi. Ressam içinden, saatlerce, günlerce süren işinden pek gurur duyuyordu. Ateşli, vahşi ve huysuz bir adamdı; hayallerinde kendisini kaybediyordu. Öyle ki, bu ıssız kulede ancak tepeden sızan ışığın sevgilisinin sağlığını harapettiğini, onu içten içe yediğini hangi göz olsa görebilecekken, o göremiyordu. Kız, büyük bir ünü olan ressamın işine ne derin bir aşkla bağlı olduğunu, kendisini çok seven fakat günden güne zayıflayan ve cesareti kırılan sevgilisini tasvir etmek için nasıl gece gündüz çalıştığını görüyor ve gülümsüyor, şikayet etmeksizin durmadan gülümsüyordu. Gerçekten portreyi görenler, aslına benzeyiinden, adeta bir mucizeden bahseder gibi, alçak sesle bahsediyorlar ve bunun yalnız sanatçının büyük kudretinden değil, o kadar ustalıkla resmini yaptığı güzele olan derin sevgisinden geldiğini söylüyorlardı. Fakat portrenin bitmesi yaklaşınca artık kuleye kimse kabul edilmez oldu. Çünkü ressam işinin hararetiyle vahşileşmişti ve gözlerini tualden karısının yüzüne bakmak için bile pek seyrek kaldırıyordu. Resme döktüğü renklerin, yanında duran sevgilisinin yanaklarından uçup gittiğini fark etmiyordu. Haftalar geçip de yapılacak az şey (ağzın üzerine vurulacak bir fırça, gözün üstüne düşürülecek bir renk) kalınca kadının ruhu, sönmekte olan bir lambanın alevi gibi, bir an parladı. Artık son fırça vurulmuş, boya sürülmüştü. Bir dakika ressam, eserinin önünde hayran hayran durdu. Fakat, resme bakarken titredei, rengi uçtu, benzi ölü gibi sarardı, ' Gerçekten, hayatın ta kendisi oldu bu! ' diye haykırdı. Gözlerini birden bire sevgilisine bakmak için çevirdi: Genç kadın ölmüştü. "
Yukarı

Sfenks


New York'taki korkunç kolera salgını sırasında, akrabalarımdan birinin çağrısına uyarak, onun Hudson Irmağı kıyılarındaki «cottage ornée»sine gittim on beş günlüğüne. Orada, bütün yaz eğlenceleri buyruğumuzdaydı; orman gezintileri, resim çalışmalan, sandal sefaları, balıkçılık, yüzme, müzik ve kitaplarla çok tatlı vakit geçirebilirdik elbet, tabii kalabalık şehirden her sabah gelen kötü haberler olmasa. Gün geçmiyordu ki yakın bir tanıdığın öldüğünü duymayalım. Sonraları, salgın şiddetini arttırınca, her gün bir dostun ölümünü beklemeyi öğrendik. Her haberci bizi korkudan titretir oldu. Güneyden esen rüzgar bile bize ölüm saçıyormuş gibi gelmeye başladı. Bu kahredici düşünce, zamanla bütün benliğimi sardı. Başka bir şey konuşamıyor, düşünemiyor, kuramıyordum. Ev sahibim daha serinkanlıydı, tam bir çöküntü içinde olduğu halde beni yüreklendirmek için kendini tutuyordu, büyük feylesof zekası, gerçekdışı şeylerden asla etkilenmiyordu. Korkunun nesnelerine karşı duyarlıydı ama, gölgelerinden ürkmezdi.

Onun, beni düştüğüm olağanüstü bunalımdan kurtarma çabaları, kitaplığında bulduğum birtakım kitaplar yüzünden boşa gidiyordu. Bunlar, içimde gizlenmiş o atalardan kalma kör inanç tohumlarını mutlaka yeşertecek türden kitaplardı. Dostum, bunlan okuduğumdan habersizdi, bu yüzden de hayal gücümün nasıl olup da böylesine zorlandığını bir türlü anlayamıyordu.

En çok ilgilendiğim konulardan biri, «belirtgelere inanma» sorunuydu - yaşamımın o döneminde bu inancı açık açık savunacak kadar ileri gidiyordum. Uzun, ateşli tartışmalara girişiyorduk; dostum, böylesi inançların temelsiz olduğu kanısındaydı, bense kendiliğinden, ansızın doğan, yani belli bir ipucuyla gelmeyen sezginin, gerçeğin şaşmaz öğelerini kapsadığını, büyük değer taşıdığını savunuyordum.

Aslında, kır evine ilk geldiğim günlerde başımdan öyle anlaşılmaz, öyle uğursuz bir olay geçmişti ki, bunu kötü bir belirtge olarak görmeme şaşmamak gerekir. Hem korkmuş, hem de şaşkına , dönmüştüm; dostuma açılmaya karar verene kadar günler geçti.

Son derece sıcak bir günün bitiminde, ırmağın iki kıyısını da içine alacak şekilde, uzaklardaki tepeye bakan açık bir pencerede, elimde kitap, oturuyordum; tepenin bana yakın bölümleri, bir toprak kayması sonucu ağaçlarının çoğunu yitirmişti. Uzun süredir, elimdeki kitaptan çok, yanıbaşımdaki kentin karanlığını, perişanlığını düşünmekteydim. Başımı sayfadan kaldırdığım sırada, gözüm, tepenin çıplak bölümünde korkunç bir canavara ilişti: Doruktan aşağı hızla iniyordu, birden sık ağaçlı ormana daldı. Bu yaratığı ilk gördüğüm an, aklımdan -hiç değilse gözlerimin sağlamlığından- kuşkuya düştüm, deli olmadığıma, düş görmediğime inanana kadar birkaç dakika geçti. Ama canavarı betimlemeye kalkarsam (onu açık seçik görmüş, aşağı inişini serinkanlılıkla izlemiştim), korkarım okurlarım olaya benden daha güç inanacaklar.

Canavarın boyunu, yanından geçtiği kocaman ağaçların çapıyla kıyaslayarak tahmine çalışırken -toprak kaymasından kurtulan dev ağaçlardı bunlar- denizleri aşan gemilerin hepsinden daha iri olduğuna karar verdim. Gemi diyorum, çünkü canavar tam bir gemiyi andırıyordu, o günlerdeki teknelerimizden birini gözlerinizin önüne getirirseniz daha iyi anlayacaksınız. Hayvanın ağzı yirmi metre uzunluğunda ve bir fil gövdesi kalınlığında bir çıkıntının ucuna yerleşmişti. Bu hortumun dip kısmı, ancak yirmi yaban sığırının postundan çıkabilecek kara ve uzun kıllarla kaplıydı; bu kılların arasından yana ve aşağı olmak üzere, yaban domuzunun dişlerini andıran, ama çok daha iri iki diş uzanıyor, pırıl pırıl parlıyordu. Çıkıntıya koşut olarak her iki yandan öne doğru uzayan on-on iki metre uzunluğundaki dev boynuz, sanki saf kristalden yapılmıştı ve tam bir prizma biçimindeydi - batan güneşin ışınlannı nasıl güzel yansıtıyordu! Hortum; kama biçimindeydi, sivri ucu yere değiyordu. Hortumun iki yanından açılan iki çift kanat -ki her biri nerdeyse yüz metre uzunluğundaydı - üst üsteydi, çapı üç metreyi bulan sık pullarla kaplıydılar. Üst ve alt kanatların birbirlerine sıkı zincirlerle bağlanmış olduklarını gördüm. Ama bu korkunç yaratığın en önemli özelliği, göğsünü baştan başa örten ve kara gövdesininin üstünde bembeyaz parlayan, bir sanatçının elinden çıkmışcasına ustalıkla çizilmiş bir Kurukafa taşımasıydı. Bu ürkünç hayvana, daha doğrusu göğsündeki şekle korkuyla, şaşkınlıkla bakarken -bir felaket önsezisi vardı içimde, duygularımı sağduyumla alt edemiyordum- o anda çıkıntının ucundaki korkunç ağız birdenbire açıldı ye bu ağızdan müthiş hüzünlü, kulak tırmalayıcı bir ses yükseldi; bir ölüm çanıydı sanki ve canavar gözden uzaklaşırken ben de kendimden geçtim, bayılmışım.

Kendime gelir gelmez, arkadaşıma gördüklerimden söz açmak geldi içimden - nasıl bir duygunun etkisiyle vazgeçtiğimi bilemiyorum.

Üç dört gün sonra bir akşam, canavarı gördüğüm odada oturuyorduk. Ben eski koltuğumdaydım, arkadaşım da sedire uzanmıştı. Bulunduğumuz yer, aynı akşam saati, beni ona açılmaya zorladı. Söylediklerimi sonuna kadar dinledi - önce bir kahkaha koyverdi, sonra da deliliğim su götürmez bir gerçekmiş gibi, sessizliğe büründü. O sırada, yine canavarı gördüm, bir çığlık kopararak arkadaşımı çağırdım yanıma. Dikkatle baktı, bir şey görmediğini söyledi, oysa ben canavann çıplak tepeden inişini bütün ayrıntılarıyla anlatıyordum ona.

Büyük bir korkuya kapılmıştım, bu görüntü ya öleceğimin belirtisiydi ya da daha kötüsü bir çılgınlık nöbeti geçirecektim. İskemleye attım kendimi, yüzümü ellerime gömdüm. Gözlerimi açtığımda, görüntü yitip gitmişti.

Ev sahibim, soğukkanlılığını yine ele almıştı bu arada, canavarın şekline ilişkin sorular sordu. Ben bütün sorularını yanıtladıktan sonra dayanılmaz bir yükten kurtulmuş gibi içini çekti ve biraz haince diyebileceğim bir soğukkanlılıkla, şimdiye kadar birçok kereler tartıştığımız spekülatif felsefe konularına döndü. Eskiden beri önemle üstünde durduğu sorunlardan biri şuydu: Ona kalırsa, insanların araştırmalarındaki ana yanılgı kaynağı, yakınlık derecesini iyice kestiremeden, herhangi bir nesnenin ya da konunun, önemini azımsamaktan ya da büyütmekten ileri geliyordu. «Sözgelimi,» dedi, «Demokrasi'nin tam anlamıyla bütün dünyaya yayılışının insanlar üstündeki etkisini kestirmek istiyorsak, böyle bir yayılmanın gerçekleşebileceği dönemin uzaklığı ya da yakınlığı da önemli bir öğe olarak ele alınmalıdır bu varsayımda. Sen bana hükümet şekilleri konusunda yazan ve bu konuya değinen tek yazar gösterebilir misin?»

Biran durakladı, kitaplığa doğru yürüdü, Doğal Bilimler üstüne bir kitap çekti. Sonra yerlerimizi değiştirmemizi rica etti benden, kitabın ince harflerini oradan daha iyi seçebilecekti, sonra benim koltuğumu pencereye yanaştırdı ve kitabı açarak konuşmasını sürdürdü.

«Eğer sen, canavarı böylesine ayrıntılı bir biçimde tanımlamış olmasaydın,» dedi, «sana onun aslında ne olduğunu kesinlikle gösteremeyecektim. Önce, bilim diliyle, Böcek türünden, Lepidoptera sınıhndan, Crepuscularia ailesinden Sfenks üstüne bir yazı okuyayım, Şöyle diyor:

«'Metalsi görünümde küçük, renkli, pullarla kaplı dört zarkanat; ağız, çene kemiklerinin uzamasıyla yuvarlak bir çıkıntıya dönüşmüştür, her iki yanında duyargalar ve sık kıllar görülür, alt kanatlar üsttekilere bu sık kıllarla bağlıdır, duyargalar, uzun bir asayı andırır ve prizma biçimindedirler; karın sivridir. Kurukafalı Sfenks, çıkardığı hüzünlü ses ve göğsünde taşıdığı kurukafa yüzünden zaman zaman ilkel insanı çok ürkütmüştür'»

Kitabı kapadı, iskemlesinde öne doğru eğilerek benim «canavar»ı gördüğüm andaki konumumu aldı.

«İşte bak,» diye bağırdı az sonra, «bak, yine tepeye tırmanmaya başladı, gerçekten olağanüstü bir yaratık bu. Yine de senin sandığm kadar büyük ya da ırak değil; işin aslına bakarsan, örümceğin birinin pervaza gerdiği ağdan çıkışını gözlüyorum da boyu bilemedin altı milim gibi geliyor bana, gözümden de olsa olsa altı milim uzakta.»


...................................*...................................
* *


Nietzsche

Nietzsche

Nietzsche

x

iletişim: nietzsche@ayrinti.net 2002 - 2008

Hosting