:: Nietzsche : Felsefe ::

Yazılar/Met-Üst



Met-Üst


  • 1965 yılında doğdu... akademi üçten terk.... sıkıldı okumadı.
  • Mizaha ortaokul sıralarında, sıralara karikatür çizerek başladı... 16 yaşında ÇARŞAF mizah dergisinde profesyonel oldu...
  • 600 bin tirajlı eski GIRGIR dergisi ekibinde yer aldı... “Metin’in Aşıkları” isimli köşeyi çizdi.
  • LİMON dergisinde yazdığı ve LANGADANK adını verdiği kısa yazılarla mizahı bir dizeye, kelimeye, giderek hece bölünmelerine ve bir harfe kadar indirdi...
  • Oris ile vonti, mansur şebboy, imgehan lirikboy, istoş, Pazar sevişgenleri, mevzususuzlar, imam ile adam vs. gibi yazılı-çizili tiplemeler yarattı...
  • NANKÖR dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı...
  • Birkaç arkadaşıyla birlikte mizah dünyamızda apayrı bir yeri olan DELİ dergisi’ni çıkardı. Arkadaşlarıyla beraber iki yıl boyunca bu dergide parasız çalıştı. Edebiyat ve mizahın yakınlaşmasına ön ayak oldu.
  • Kabare ve çeşitli sahne şovları yazdı.
  • Ülkemizin en uzun soluklu tek siyasi şovu PLASTİP SHOW’un espri mantığını oluşturdu ve ilk 300 bölümünü yazdı.
  • Halen PENGUEN ve HAYVAN dergilerinde yazıyor.
  • Metin Üstündağ’ın kitapları şöyle sıralanıyor...
    1. Langadank
    2. Hey!... Kımıl Zararlısı olma, kımılda biraz...
    3. UGH!..
    4. Mavra Zamanı
    5. Kalk Gidelim Defteri
    6. Pazar Sevişgenleri
    7. Ömür Törpüsü
    8. Zemheri ve İmza: Bir Dost (m'öyküler 3) Üstündağ’ın son kitabı.

    Yukarı

Biri İle Öbürü


Biri ile öbürü, iki can ciğer zamir arkadaş... bulmuş buluşturmuş, buluşmuş, içiyorlar... masa paso donatılmış, öyle ki, bir kuş sütü, bir de arı çükü eksik... ve fakat, gel gör ki: ne aktüalite, ne magazin, ne memleket meseleleri, ne hatıralar, ne geyik muhabbeti... tıss... tek harf, tek hece, tek kelime, tek cümle, tek paragraf işlemiyor. Gereksiz ve perakende bir “off uleannn off” nidaları dolaşımda... yan masalardan , biri ile öbürünün masasına, misilleme yaparcasına şen kahkahalar ve “lafını balla kestim hoca” cümleleri geliyor. Biri ile öbürü, birbirlerinin yüzlerine ve yüzlerinin ortasında bulunan ve içlerini gösteren pencerelerine -yani gözlerine- bakmamaya büyük özen göstererek, içlerinden; “ulan nereden de buluştuk, sanki içecek başka bir pipetdost yokmuş gibi” diye geçiriyorlardı ki... tam bu esnada biri, öbürüne yeşil bir evlek umutla dönerek:

Bilmem farkında mısın... hayatımız son günlerde, kötü bir amerikan macera filminden daha hareketli, daha kanlı, daha gürültülü patırtılı ve daha kof geçiyor, değil mi?

Dedi... nefessiz ve binbir umutla sarfettiği bu geyik açıcı ön cümlenin sonundaki “değil mi?” soru kalıpçığı, mevzuyu dallandırıp budaklandırma harareti taşıyordu. Lakin öbürü hafiften kıçını döndürerek, yellenir gibi...

- “sana katılmıyorum”

Dedi... öbürünün bu dedisi, birini anında elektrik çarpmışa dönderdi. Demir ağzı kulaklarına varmak için can atan yüz derisi sinirle gerildi ama bu gerginliğini pek belli etmemeye çalışarak gene;

- peki... cümlemi şöyle baştan almak isterim...bilmem farkında mısın... hayatımız son günlerde, kötü bir hint macera filminden daha hareketli, daha kanlı, daha gürültülü patırtılı ve daha kof geçiyor, değil mi?”

Dedi... cümlenin ucundaki bu, “değil mi?” soru kalıpçığı, artık soru kalıpçılığından çıkmış, çoktan kapçık ağızlı bir yakarış cümlesi kalıpçığına dönüşmüştü... öbürü, içkisinden bir yudum, mezesinden bir gıdım, sigarasından bir tadım aldıktan sonra, kıçının çatalına görünür bir rahatlık kazandırarak ve yine yellenir gibi;

- “ben bu tezine de katılmıyorum”

Dedi... biri, öbürünün bu dedisi karşısında da hormonlu domates gibi vakitsiz kıpkırmızı oldu ve o onda öbürünü dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz nokta dokuz yerinden çatallamak istedi. Ancak öbür masalara madara olup, madaralı roman ödülüne aday olmamak için alttan, yani deniz seviyesinden aldı mevzuyu ve besili taze bir umutla yeni bir cümle kurdu:

- anlıyorum... cümlemi baştan şöyle almak istiyorum... farkında mısın bilmem... hayatımız son günlerde, kötü bir singapur macera filminden daha hareketli, daha kanlı, daha gürültülü patırtılı ve daha kof geçiyor, değil mi?

Dedi... biri, bu dedisini dedikten sonra öbürünün ağzının içine bakarak, o sarımsaklı cacık kokan kıl tomarlı kunduz ağızdan: “evet, evet, ne kadar da haklısın hudey hudey hey dost” gibi onu onaylayıcı ve geyik muhabbetine omuz verici, küçük, minnacık bir cümlecik bekledi... lakin karşısındaki ağız, ağız değil, sanki çanakkale boğazıydı... öbürü, tekrar içkisinden bir yudum, mezesinden bir tadım, sigarasından bir gıdım aldıktan sonra, o sarımsak kokan kunduz ağzını peçeteyle ufak tefek silerek ve kıçının çatalını biraz daha gevşeterek öbürüne döndü ve yellenir gibi;

- inanır mısın?

Dedi... öbürünün dediği bu “inanır mısın?” başlangıcı, tam birinin tüm geyik muhabbeti yelkenlerini ve ağız kaslarını havalandırmıştı ki... öbürünün:

- inanır mısın? Sana yine katılmam mümkün değil...”

İlavesiyle, birinin tüm geyik muhabbeti yelkenlerini ve ağız kaslarını suya düşürdü... biri, artık çoktan zıvanadan çıkmış ve hatta zıvanaya en uzak semtlere doğru ilerliyordu, kendi içselliği içinde... öbürünün kafasına çatalı, bıçağı, masayı, barbunyayı ve garsonları geçirmek istiyor, lakin aile, toplum ve devlet baskısından ürküyordu... kendi kendisine “ulan bu gece, ya bu cümle bir geyik muhabbeti mertebesine terfi edecek, ya da ikimizden birinin nakli tahtalı köye çıkacak” diye geçirerek ve de artık kuracağı cümleyi hiç de özen göstermeyerek, makinalı tüfek gibi karşılıklı iletişimsiz bir konuşmaya davrandılar.:

- bilmem, farkında mısın... hayatımız, son günlerde, kötü bir cubuti macera filminden...

- katiyen katılmam...

- bilmem, farkında mısın... hayatımız, son günlerde, kötü bir yukarı volta macera filminden...

- sana katılmam imkan ve ihtimal dahilinde değil...

Biri, öbürünün tüm olumsuzlamalarına rağmen, geyik açıcı cümlesindeki ülke sineması bölümüne “kuzey kore, güney yemen, endonezya, peru, san marino, papua yeni gine, çorum” gibi aklına gelen gelmeyen, bilinen, bilinmeyen tüm ülke sinemalarını cümle içerisinde yad etmesine rağmen, öbürü tüm hepsini dilinin tersiyle ve de kıçının çatalıyla, yellenir gibi, o hüsnü mübarek kunduz ağzıyla savulladı...

Biri artık kendine hakim olma sınırlarını çoktan aşmış, kendine sanık olma konumuna gelmişti. Birden hışımla dönerek ve öbürünün boğazına sarılarak ve de toplum , aile, devlet baskısına eyvallah etmeyerek avaz avaz:

- peki ulan, farkında mısın bilmem... hayatımız son günlerde, kötü bir ‘NE’ macera filminden daha hareketli, daha kanlı, daha gürültülü patırtılı ve daha kof geçiyor, değil mi?

Diye, bağırmaya başladı... garsonlar ve şef garsonlar öbürünü birinin elinden adeta sezeryanla aldılar... masa dağılmış, sinirler iyice gerilmiş, gece bomberbatbok olmuştu. Biri, biraz sonra kendine gelerek, çevresine köpek gibi gülerek, kariyerini düşünerek, yerde masada bulduğu her içkiyi kafasına dikerek, mezeleri avuç avuç yiyerek, sigaraları tomar tomar içerek sakinleşmeye çalışıyordu. Öbürü ise, tüm gıcıklığı ve kunduz ağzıyla sakin sakin içkisinden bir yudum, mezelerden bir gıdım, sigarasından bir tadım alıyordu.

Zaman epey geçmiş ve biraz önceki sahne unutulmuş, tam da sarhoş olmuş, tam da birbirlerini “öpeyim ağbi” kıvamına gelmişlerdi ki, öbürü kıçının çatalına görünür şekilde yüklenerek, adeta yelim yelim yellenir gibi;

- bilmem farkında mısın... hayatımız son günlerde, kötü bir çeçen-inguş macera filminden daha hareketli, daha kanlı, daha gürültülü patırtılı ve daha kof geçiyor, değil mi?

Dedi... öbürünün bu dedisi karşısında biri, bir an durdu (çeçen-induş sinemasının içinde bulunduğu krizi düşündü) ve sonra, gerildi gerildi ve “değil uleeaan değil” diyerek, öbürüne öyle bir kafa attı ki, öbürü meyhanenin camceresi’nden fırlayıp yirmi garson, üç patron ve yirmi yedi müşteri tarafından, kaldırımdan zor şer, ancak belki de kürek marifetiyle, kazınacak şekilde yeri öptü.
Yukarı

Can Sıkıntısı


Her şey, şaka yollu masum bir iddiayla başladı. Güpegündüz gittim, IQ'mü ölçtürdüm. Uyyy abovvv. Albırt Aynştayn'dan iki kalem yüksek çıktı. Kendimden bunu hiç ummazdım, canım fena sıkıldı. Eeee, şimdi ne halt edecektim. Eskiden ne güzel, salak salomonje yaşayıp gidiyorken hem de.

Sonra sonra, vaktiyle, Cim Morrison'da IQ'sünü ölçtürmüş, onun da IQ'sü, Albırt Aynştayn'dan iki barem yüksek çıkmış, bu bilgiye malik oldum. Bu bilgiye malik oldum ya, canım daha da sıkıldı. Bir kavşakta donup kaldım. Önümde kız gibi, çiçek gibi, ikisi de birbirinden merdane, iki tercihli yol belirdi. Şöyle ki: Bugüne kadar bilmeden salak salamonje yaşadığım ömrümün bundan sonrasını, ya Albırt Aynştayn gibi ya da Cim Morrison gibi çar çur edecektim. Aslında ikisi de hoş seçenekti, ama ikiside ikinci el seçenekti artık, ikisine de ben, ben olarak gelemezdim ki. Sonra sonra, o hep bütün gün, yan gelip yatan adamın fıkra macerası geldi aklıma. Hani adam, bütün gün yan gelip yatıyormuş da, hani sırayla aklıevvel birileri gelip "çalışsana, zengin olursun" diyormuş da, hani bütün gün yan gelip yatan adam da hani sırayla gelen aklıevvel birilerine "zengin olunca ne olacak" diye soruyormuş da, hani sırayla gelen aklıevvel birileri de koro olarak, "zengin olur, yan gelip yatarsın işte" diyorlarmış da hani o bütün gün yan gelip yatan adam da, " zaten ben şimdi de yan gelip yatmıyor muyum? Niye yorulayım..." diyormuş ya... İşte meşhur bu fıkra geldi aklıma.

Sonra sonra, deli danalar gibi sancılı sancılı, nereye olduğunu bilmeden yürürken, düşünüp durdum. Ne kadar IQ'lersen IQ'le, başkalarının aklı kadarsın işte. Fazla IQ'nü kullanıp onları kullansan, kandırsan, sömürsen de sana yakışmaz. Onlara IQ'ün oranında huzurlu, nezih hayat reçeteleri sunmaya çalışsan da IQ'leri almaz. Eeee, fazla IQ ne yapar, cildi bozar, verem eder, can sıkar, kan akıtır, sürüm sürüm süründürür o zaman. IQ'ün var mı derdin var. Tarihte bugüne dek IQ'sü başına bela olmamış bir deha örneği var mı?

Sonra sonra, bu IQ şeyinden sonra, şeyi farkettim. Kendime çaktırmadan bir tarihi eser, bir mücevher, çok değerli bir şey olarak bakmaya başlamışım. Birileri hemen beni sit alanı ilan etmeliymiş. Eşsiz devletim, yüce milletim ya da yüce devletim, eşsiz milletim, benim etimden, sütümden, tüyümden, yünümden ve engin fikirlerimden sonuna dek yararlanmalıymış. Ne de olsa önümde, ikisi de birbirinden şık, iki şık vardı. Ya yüksek IQ'lü aklımı, Albırt Aynştayn gibi insanlık uğruna Kızılay'a ya da Yeşilhaç'a hoşa, heba edecektim ya da Cim Morrison gibi yüksek IQ'lü aklımı, kendi uğruma, keyif veren maddelere, cinselliğe, müziğe ve şiire, yani sanat denilen zillet illete bulaştırarak veba boca edecektim. Nihayet her ikisi de insanlık tarihine enteresan birer geyik tecrube olarak kalacaktı.

Hadiseyi duyan kimi güzel insanlar: "Güzel ve hisli insan ol, dünyayı süsle, bizim için geber, bize masaj yap, bizi rahatlat." gibi kırık dökük, bölük pörçük ve pılı pırtık aciz cümleler ediyorlardı. Dışım onları acıyarak keserken, içim: "Dünyanın şu hali sizin yüzünüzden değil mi? Siz peygamberleri bile anlamamışsınız. Sizin gibi kendilerini, hayatlarını, sevdiklerini sandıklarını hiç sevmeyen insan bozuntularına niye özel bir mesai harcayayım. Sizin gibi bok çuvalları için niye kılımı kıpırdatayım." diyordu.

Hadiseyi duyan kimi güzel insanlar da: "Boşver herşeyi, nerede trak, orada bırak. Marjinal ol, uçta dolaş, bütün güzel kadınlarla yat, bütün güzel keyif veren maddeleri tat, alkolik ol, cinayet işle, tarikat kur, kendini ömrüne as, zamana geril, efsane kal, tarihe mevzu ol." diyordu. Ve fakat dışım onları da acıyarak keserken, içim: "Bunca kurban, bunca katliam, bunca yalan dolan, acı, sancı, geyik muhabbeti, trip, fıkra, efsane, poster, yetmedi mi, ille de eşeğin kullağına su mu kaçırmaktır niyetiniz?" diyordu.

Eeee, ne yapacaktım ben şimdi. Koçlar gibi, zıpkın gibi, fişek gibi, eşek gibi çok yüksek bu IQ'ümle. Ve fakat ben yine bu IQ'ümün bana düşündürdükleri nedeniyle değil mi ki, ne emmeye, ne de gömmeye geliyordum. Aklımın esiriydim, aklımın eseri olarak.

Başkalarının algılama yetisine mahkum bir akılla çok acı çekiyordum. Nedenleri, sonuçları biliyor, görüyor ama birşey yapamıyordum. İktidar olmak, şekil vermek, yol göstermek ise bana dar geliyordu. IQ'sü yüksek biri olarak Albırt Aynştayn ve Cim Morrison'dan teşkil edebilecek, Albırt Morrison veya Cim Aynştayn kod adlı kokteyl bir ömür de yaşayabilirdim ancak, o da aynıydı, o da veya yusuf yusufu sıkıp kendi kendim olmak da vardı ömrüm boyunca. Lakin her durumda ne halt olacaksan ol, ille de önce "biri" olacaktın ve biri olmak ise her yerde, her zaman, herkes için aynıydı. Hem ben haykırıp durmuyor muydum: "Hiçbir yer, hiçbir şey, hiçbir kimse ve hiçbir zaman kazanamayacak." diye. Velhasıl sana sevdanın yolları, bana kolları bağlı kılkamış destanı kalmıştı.

Sonra sonra, iyice tuhaflaştım. Kendimi evlerinde çöp biriktiren insanlara daha yakın hissetmeye başladım. Kalabalık caddelerde, uzun saçlı sakallı bir halde, pejmurde kıyafetlerle ve sürekli keyif veren maddelerin katı, sıvı, gaz gibi tüm hallerini üzerimde deneyerek, bir kobay iç sızısıyla kendi kendime mırıdanıyordum: "Çöp biriktirmekle, para biriktirmek arasında hiçbir fark yok, çöpler çöp olmadan evvel kendilerince bir para değerleri vardı, para değerleri gitti, anı değerleri kaldı. Çöp de para da kokuyor, kokuşturuyor. Para çöpün hammaddesi. Hayatımızdaki herşey para olmadan önce, hiç televizyonlarda borsa haberlerinden önce evinden çöp çıkan insan haberleri çıkıyor muydu? Para eşittir çöp, çöp eşittir para yani. Sevgili insan beyler ve insan hanımlar, meridyenden kayan var."

Kimi benden ürküyor, köşe bucak kaçıyordu. Kimi de bana acıyıp cebime para sıkıştırıyor, ben de kendimi çöp bidonu gibi hissediyordum. Gündelik hayatını, "akıl, akıl gel kıçıma takıl" özdeyişine uygun bir şekilde ikame ettiren insanlara karşı ne kadar aklım olsa da kıçıma takmaktan başka bir şey yapamıyordum.

Öldüğümde o kadar yakışıklı bir ceset olacaktım ki, hiç istemesem de bir poster de ben kalacaktım hiç kuşkusuz. Sonra ne olacaktı unuttum. Sonra, ben de yattım, uyudum.
Yukarı

Yol Üstü Eziyetleri


Yolda karşılaşılır... sinemaya, tiyatroya, randevuya bir yere gecikilmiştir. Ama olsun...”naber...” “iyidir... senden naber...”, “nasıl gidiyor...”, “sen hala orda mısın?”,”yo... artık buradayım...” bir ara, beni ara ya...”, “olur... numaramı vereyim...”, “yo... verme ben bulurum...” nereden bulucan... nasıl bulucan... yok olmaz... ille de yapılacak bu yol üstü eziyeti.

Yolda karşılaşılır... bir türlü mevzu çıkmaz... tıkanılıp kalınır... mevzu tıss. Birinin “hadi eyvallah...” diyesi beklenir. O biri “hadi eyvallah” demez... “vay be, demek öyle ha...”, “yaa...” “allah allah...”, “cık cık...” “eee...” “hadi ya...” gibi anlamsız, can sıkıntısı, geyik efektler salgılanır... biri, “işim var... eyvallah..." dese ötekinin nazarında dötü kalkık olacak... bu nedenle bu eziyet hep sürer.

Yolda karşılaşılır... İlkokulu beraber okumuşluğunuz vardır. Belki sıra arkadaşınız. Bir fotoğraf albümü gibi, sararmış sararmış karşınıza dikilir. Konuşacak ne vardır. Dünyalar ayrılmıştır, senelerin altından çok günler akmıştır. Biriniz borsada çalışıyorsunuzdur olur... ötekiniz kahvehane işletiyordur... donuk bakışılır... “tanımadın mı ben...”, “ilkokuldan mı?” “evet... hatırladın mı...” “tebeşir miydin sen?” “ne biçim konuşuyorsun lan sen...” “esas sen ne biçim konuşuyorsun torba...” “zikter git...” “sen zikter git lale...” “önce sen rastladın...” “ulan şimdi adam mı oldun kopya çekerdin benden...” “haydi lan gerzek...” durup dururken sonu kavgayla biter bir acayip tesadüf. Oysa mevzu ne çoktur... evvela, önce birinin ötekini takdir etmesi gerekir. “vaay” dan sonra ikisi de takdiri birbirinden bekleyince böyle olur... oluyor... yanlış tabi bir yerde. Değil mi annem... sığamıyor delikanlılığa bu gibi hadiseler.

Yolda karşılaşılır... Biri sevgilisiyle gidiyordur... öbürü arkadaşlarıyla karşıdan geliyordur. Göz, gez, arpacık karşılaşılır. Bir çember ortasında konuşamama eziyeti başlar...etten bir duvar. Siz televizyona falan çıkıyorsunuzdur. O ise hep seyirci kalmıştır. Sizi sözle ezerek kendine mahsus gururlar çıkararak olmamış şeyler anlatmaya başlar. “hatırlıyor musun?”, “unutmuşsun oğlum...”, “sen tabi bunları bilmiyorsun” ön yargısıyla ve ön cümlesiyle kalkanlanmış, hep kendini öven cümleler kurar. Bu arada sevgili sevgiliniz etten duvarca, beraber ve solo olarak gurup taciz terapiye maruz kalır. Sevgiliniz ayaküstü tepeden tırnağa süzülerek bir miktar ayaküstü göz marifetiyle inceden tecavüze uğrar. Yani göz hizası düzülür. Nihayet ayrılınır. Yanındakiler “kim lan bu döt...” diye sorarlar. O, kasılarak... “hani şu ünlü şey var ya... onu televizyoncularla ilk ben tanıştırdım... şimdi burnu büyümüş adinin...” der... yanındakiler beraber ve solo olarak “vaay... lale, kapmış ilik gibi de cıvırı... bu şimdi, bu cıvırı nasıl da yiyordur değil mi, Besim abi...” derler. O yine kasılarak “bu cıvırı ilk ben düzdüm... çıngar çıkarmasın diye tanımamazlıktan geldi... rossspuuu...” der... ne kızı tanır oysa... ne de böyle bir şeyler olmuştur... yani yanındakiler beraber ve koro olarak “sen neymişsin be Besim abi... bizi de televizyona çıkarsana...” derler... daha uzaklaşılmamış... daha kulak misafiri olma mesafesidir... kulak misafiri olma mesafesindesinizdir... bunları, bunları duyarsınız kaldırım üzeri...ne kız arkadaşınız hayatta bir kere karşılaşmıştır Besim abiyle... ne de sizi televizyoncularla o tanıştırmıştır... (bunu yine iki kez söyledim...) Yol üstü hiç gereksiz kompleksler. Psikolojik baskılar... pastörize histeriler. Yürürsünüz ve hala taa uzaklarda... “bütün kanalların haberleri sunan spikerlerine bir kere atlamışımdır ben... hava durumu sunan bayan spikerleri de sırada...” deyişini duyarsınız. Hayata hep seyirci kalmış ve fakat sizin eski mahalle arkadaşınız şimdi Besim abi olmuş, en gerzek Besimim.

Yolda karşılaşılır... mevzu nanay... eski sevgilinizdir... birbirinizin her şeyini, girdisini, çıktısını, iliğini kemiğini, kıçındaki benini bilirsiniz... sevişmişliğiniz, geceler boyu konuşmuşluğunuz vardır... birbirinizle başlamışlığınız ve bir şey olmuş, birbirinizde bitmişliğiniz vardır... o günlerin çok acil bitmesinden mi, sonraki günlerin çok boktan geçmesinden mi, bilinmez... gereksiz bir kızgınlık husule gelir... oysa geçmişin hatırına, onca yaşanmışlığın hatırına, ne bileyim... ayak üstü bir tebessüm... sadece bir tebessüm... yakışıklı hüzünler de ihtiva eden... yok olmaz... “aradığını buldun mu...”, “bir şey aramıyordum ki...”, “yok canım... peki niye ayrıldık...”, “aşkımızın vadesi yetmişti...”, “hayır sadece sen istedin diye ayrıldık...”, “senin yüzünden...”, “hayır senin...” gibi yol üstü sarf edilen salak cümleler devreye girer... aslında ikinizde domuzlar gibi sevgililer biriktiriyorsunuzdur birbirinize karşı... bitse de, gitse de kalp albümünüzde bir yerlerde, onun hep özel bir yeri vardır mutlak... öbür sevgililerin gibi... aslında şartlı reflekstir bu... demek istediklerinizden çok dememek istedikleriniz kör bir istemle devreye girer... ikinizde bu ayrılığın yaralı askeri olmuşsunuzdur... ama gel gör ki sevgi ikiz kardeşi nefrete dönüşmüştür... gününüz, geceniz piç olmuştur... oysa ayaküstü bir tebessüm... yaşanmış onca şeyin, çoğu kırık da olsa, hatırına... sadece bir tebessüm... yakışıklı hüzünler de ihtiva eden... belki bir dokunuş... mazi titreten... vücut ve kalp ürperten... yok olmaz... ille de deşilecek o yara...ille de kanayacak yol üzerinde... ille de bir illet...

Yolda karşılaşılır... Siz bilmem ne üniversitesinde bilmem ne ana bilim dalı kürsüsü başkanı olmuşsunuzdur. O ise ekonomik veya çok komik nedenlerden dolayı okuyamamış, ya bir eczacı kalfası olmuştur... ya da bir tekel bayii açmak için para denkleştiriyordur. “naber lan inbe... cimbom fenere nasıl koydu ama çocuğu...” gibi yırtık dilden fırlayan bir cümle sarf eder birden... şaşırıp kalırsınız. Onca yenilmişliğin, onca yanlış giden şeylerin tek tesellisi, o hafta tuttuğu takımın, sizin hala tuttuğunuzu sandığı takımı yenmesidir... fikstür gurur arz etmektedir. siz de boş boş durur musunuz... çevreye şöyle bir bakınır, öğrencilerinize benzer gençler görmediğinize emin olarak... “daha lig bitmedi oğlum... bunun bir de deplasmanı var... sizi oyacağız...” dersiniz... bilmem ne üniversitesi, bilmem ne ana bilim dalı kürsüsü başkanısınızdır... ve bir konferansa seğirtiyorsunuzdur.

Yolda karşılaşılır... Birikmiş kesişmeler mevcuttur. Karşılıklı hoşlantılar (!) tedavüle girmiştir... girmiştir de birinin ilk adımı atması olmamıştır... girmiştir de birinin ilk adımı atması gerekir... (bunama belirtisi...) ve fakat biri o ilk adımı hiç atmaz... “pır pır ederken yüreği, ellerim bak boş kaldı...” olur. Bir güzel ukde, bir güzel başka tesadüfe kalır... hayırlısı. Bu yol üstü, bu çük ve bu kutu bizde varken...

Yolda karşılaşılır... evlenmiş, iki çocuğu olmuştur... sarılınışılır, yengeyle tanıştırılır. Akşam gezmesine çıkmışlardır... dondurma ve keşkül alıp yuvalarına döneceklerdir. “yengeyi de al bir gün bize gelin..."”der... eski arkadaşınızdır. evli olmadığını söylersiniz, çok şaşırır. Nasıl olur... türkün erkeği olup da yaşı kemale erdiği halde bir erkek nasıl evlenmez. Bir maraz mı vardı... kulağınıza eğilir...”olsun, yalnız gel... yengenin bir kız kardeşi var, valla ay parçası... yengenden önce onunla tanışsaydım, valla ben evlenirdim... bacanak da oluruz... ha...” ama niye. Evde sıkılmışlığınız ve azıcık hava almaya çıkmışsınızdır... nedir bu klan olma telaşı...

Yolda karşılaşılır... bir baş selamı kafidir. Siz ondan, o sizden bekler... ve fakat o selam bir türlü ikinizden de gelmez. Aynı anda birbirinize paralel yan yana geçerken içinizden “ne olacak göt lalesi...” diyerek ve görmemezlikten gelerek, nereye gidecekseniz oraya koşuşturursunuz...

Yolda karşılaşılır... mevzu hep üçüncü tekil ya da çoğul şahıslardan açılır... orada olmayanların her türlü cinsel tercihlerinden, mesleki yeteneksizliklerinden ve her türlü her şeylerinden atıp tutarsınız. Zerre laf yoktur ikinize müstakil... “eyvallah” edip ayrılırsınız...” sonra başka biriyle karşılaşırsınız. “demin şeyi gördüm ya... götlekin teki olmuş ya...” diye mevzuya başlarsınız. Ama ne adisiniz... çok adisiniz lan...

Yolda karşılaşılır... neredeyse hayatı iki vücut ayrı ayrı ama hep aynı yaşamışsınızdır. Kardeşinizden daha... birbirinize yaralarınızı göstermişsiniz, birbirinizin yaralarına derman olmaya çalışmışsınızdır... sonra talihsiz, tarihsiz, tarifsiz olaylar husule gelmiş ve birbirinizin ucunu, adresini kaybetmişsinizdir... hasretle, bir bağlama cızırtısı eşliğinde sımsıkı sarılırsınız... “gel lan içelim...” olur. Gel lan içersiniz de netekim. Anıların çubuğu yakılır, aşklar tekrar közlenir, budaklanır, gır kahkaha sürer gece... gecenin mikinde “haydi bize gidelim lan...” olur. Haydi bize gidersiniz de netekim... güle, oynaya evin zilini çalar o... derken zınnk!... kalp riçther ölçeğinde bir deprem... kapıyı açan gizliden gizliye domuzlar, eşekler, iguanalar gibi sevdiğiniz platonik mahalle arkadaşınız Aynur değil midir? Maalesef o’dur. Bu puştla mı evlenmiştir... niye gece boyunca mevzusu atlanmıştır. İhtiyarlamış ama hala daha güzeldir... göğüsleri dimdiktir. Ama artık arkadaşınızın aşkıdır... vesaire yani... o da sizi hiç sevmiş midir... veya sizin onu sevdiğinizi hiç anlamış mıdır? İçiniz cız eder... ve sonra ...yastıklar... yorganlar serişini izlersiniz... o tuvalette (arkadaşınız... yani puşt) hışırtılı şekilde başını yıkıyordur... siz belki de ki gecikmiş bir telaş, öyle salonda buz gibi... öpesi geldiğiniz dudakları “allah rahatlık versin...” der... ve girdiğinizden beri ilk ve son lafı olur, olmuştur. “sana da Aynur... çok teşekkür ederim...” dersiniz... yarım kalmış bir güvercin telaşıyla onu, arkadaşınızı puştu, yani kocasını banyodan çıkarır, yatak odalarına götürür. Siz soyunmuş ve tertemiz deterjan, yani omo kokan çarşafla yorganın içine kıvrılmışsınızdır. Onların gölgeleri ve onun, puştun, arkadaşınız, kocasının hırıltılı konuşmaları salona gelir... yani puşt... kocası yatmadan önce sevişmek ister... “salonda Mansur var ama... sesleri duyarsa ayıp olur...” dediğini duyarsınız... bütün o kırık dökük eski platonik yaşanmışlığınız karyola gıcırtılı bir üç saniye içinde tuzla buz olur... kanepede doğrulur, ardarda iki sigarayı ışık ve nikotin hızında içer... giyinir... kapıyı hafifçe kapatır... kendinizi zalim bir gecenin koynuna atarsınız. Gece iyi başlamış ama pezevenk olmuştur. En sevdiğiniz, canınız arkadaşınız artık bir puşttur... hatta puşt oğlu puşttur. Sokakta yürürken pencerede bir karatı olmasını nasıl da istersiniz... fakat ne siz bakmaya ve yanılmaya dayanamazsınız, ne de o karartı var mıdır yok mudur bilinmez. Açık bir yer var mıdır ki? Biraz daha içecek... Aynur, Aynur... hayat seni kaç yerinden aynurlar şimdi... değil mi annem... Yolda karşılaşılır... o puştan selam sabah kesilir... Yolda karşılaşılır... Aynur piknik tipünü dolduracaktır... merhaba... Aynur’da sizi sevmiştir, seviyordur... yolda karşılaşılır... ve fakat puşt boynuzlu... ya siz... mutlu musunuz? Mutlu muydunuz? Geciken adalet, adalet midir?
Yukarı

Derlemeler


Ne yapıyorsunuz, ey hayal kahramanları

- ne yapıyorsun, robin hood
- zenginden alıp fakire veriyorum
- ne yani şimdi bu iş mi seninkisi
- ne yapalım ya, imaj meselesi
***
- ne yapıyorsun, don kişot
- yel değirmenlerine karşı savaşıyorum
- deli misin sen ya, hem de bu devirde
- ne yapalım, ekmek davası bir yerde
***
- ne yapıyorsun, kasanova
- sevişip duruyoruz işte
- oğlum akıllan biraz, ev al, arsa al
- ne yapalım işte, baba mesleği
***
- ne yapıyorsun, sisyphous
- taş iteliyorum, aşağı, yukarı
- niye len, manyak mısın sen
- ee, biz büyüklerimizden böyle gördük
***
- ne yapıyorsun, hamlet
- elimde boş bir kafatası günde beş vakit 'olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu' diyorum
- kafayı mı yedin baba, niye
- ne yaparsın, okuyamadık işte
***
- ne yapıyorsun, süpermen
- dünyayı kurtarıyorum
- sigortan, sosyal güvenliğin var mı
- yok abi, bizimki amme hizmeti

Sinir bozucu bir acayip lakırdılar

- hatta bir bey var sizinle konuşmak istiyor bağlıyım mı efendim
- bağlama.. sorun değilsin, birine bağlanmak istemiyorum
***
- ben tanrı misafiri'yim
- tanrı taşındı buradan
***
- merhaba dünyalı biz dostuz
- koyundan post, uzaylıdan dost olmaz, derler bizim orda
***
- ben senin beynini seviyorum
- ben de senin beyninden geçenleri sevmiyorum
***
- Şu anda üzerinde ne var sevgilim
- zenci bir hollandalı
***
- gazetedeki ilanınız için gelmiştim
- aferin.. şimdi gidebilirsiniz
***
- üreten biziz, tüketen de biz olacağız
- iyi ama o zaman iflas ederiz
***
- dile benden ne dilersen
- özür dilerim
***
- kızlığımı bir kaza sonucu kaybettim
- kaza kaç cm'ydi
***
- fantom ormanda on kaplan gücündedir
- o da bir şey mi, bir türk dünyaya bedeldir
***
- her şeyim var ama mutsuzum
- hiçbir şeyim yok ama salağım


...................................*...................................
* *


Nietzsche

Nietzsche

Nietzsche

x

iletişim: nietzsche@ayrinti.net 2002 - 2008

Hosting