:: Nietzsche : Felsefe ::

Yazılar/Nazım Hikmet


 

 

Kız Çocuğu


Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Seker bile yiyemez ki
kağıt gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

Angina Pektoris


Yarısı burdaysa kalbimin
yarısı Çin'dedir, doktor.
Sarınehre doğru akan
ordunun içindedir.

Sonra, her şafak vakti, doktor,
her şafak vakti kalbim
Yunanistan'da kurşuna diziliyor.

Sonra, bizim burda mahkûmlar uykuya varıp
revirden el ayak çekilince
kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır
her gece,
doktor.

Sonra, şu on yıldan bu yana
benim, fakir milletime ikrâm edebildiğim
bir tek elmam var elimde, doktor,
bir kırmızı elma:
kalbim...

Ne arteryo skleroz, ne nikotin, ne hapis,
işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden
bende bu angina pektoris...

Bakıyorum geceye demirlerden
ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen
kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor...

Yaşamaya Dair


1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
jem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947

2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948

3
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"yaşadım" diyebilmen için...

Hasret


Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli
Belini sarmayalı
Gözünün içinde durmayalı
Aklının aydınlığına sorular sormayalı
Dokunmayalı sıcaklığına karnının.
Yüz yıldır bekler beni
Bir şehirde bir kadın.
Aynı daldaydık, aynı daldaydık
Aynı daldan düşüp ayrıldık
Aramızda yüz yıllık zaman
Yol yüz yıllık.
Yüz yıldır alaca karanlıkta
Koşuyorum ardından.
Yukarı

Yine Sana Dair


Sende, ben,
Kutba giden bir geminin sergüzeştini,
Sende, ben,
Kumarbaz macerasını keşiflerin,
Sende uzaklığı,
Sende, ben, imkansızlığı seviyorum.
Güneşli bir ormana dalar gibi
Dalmak gözlerine ve kan ter içinde,
Aç ve öfkeli,
Ve bir avcı istilasıyla etini dişlemek senin.
Sende, ben,
İmkansızlığı seviyorum,
Fakat asla ümitsizliği değil....
Yukarı

Ve Kadınlar


Ve kadınlar,
Bizim kadınlarımız:
Korkunç ve mübarek elleri,
İnce, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
Anamız, avradımız, yarimiz
Ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
Ve soframızdaki yeri
Öküzümüzden sonra gelen
Ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
Ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
Ve karasabana koşulan
Ve ağıllarda
Işıltısında yere saplı bıçakların
Oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
Kadınlar,
Bizim kadınlarımız
Yukarı

Herkes Gibisin


Gönlümle başbaşa düşündüm demin
Artık bir sihirsiz nefes gibisin
Şimdi ta içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen fener gibisin

Maziye karışıp sevda yeminim
Bir anda unuttum seni eminim
Kalbimden kalbine yok bile kinim
Bence artık sen de herkes gibisin...
Yukarı

Kaçak


Tanıyorum onu ben
O sağlığında bir kaçaktı
Ve kurşuna dizilmeseydi eğer
Daha yıllarca yaşayacaktı

Tanıyorum onu ben
O kaçtı Aduva'da cepheden
Kaçtı, yangından kaçan bir hayvan gibi
Ne bir fikir, ne bir dava, ne bir hak için kaçtı,
Sadece ölmemek, yaşamak için

Ölümü bilmiyordu,
Ne Hamlet'i okumuştu
Ne Dante'den bir şiir
Ve yoktu en ufak fikri kitapların muamması ölüme dair
O ölümden değil ölmekten korkuyordu

Ve bu ölmemek sadece yaşamak isteyen kaçak
Bir sabah
Bir çiçek
Bir dalda açarken
Dizildi kurşuna
Yukarı

Davet


Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!

Bilekler kan içinde, dişler kenetli
Ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
Yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!
Yukarı

Mavi Gözlü Dev


O mavi gözlü bir devdi
Minnacık bir kadını sevdi
Kadının hayali minnacık bir evdi
Bahçesinde ebruli hanımeli açan bir ev

Bir dev gibi seviyordu dev
Ve elleri öyle büyük işler için hazırlanmıştı ki devin
Yapamazdı yapısını, çalamazdı kapısını
Bahçesinde ebruli hanımeli açan evin

O mavi gözlü bir devdi
Minnacık bir kadın sevdi
Mini minnacıktı kadın
Rahata açıktı kadın, yoruldu devin büyük yolunda
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve
Girdi zengin bir cücenin kolunda
Bahçesinde ebruli hanımeli açan eve

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev
Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz
Bahçesinde ebruli hanımeli açan ev...
Yukarı

Kerem Gibi


Hava kurşun gibi ağır
Bağır, bağır, bağırıyorum
Koşun kurşun eritmeye çağırıyorum
O diyor ki bana
Sen kendi sesinle kül olursun
Kerem gibi yana yana
Deeert çok, hemdeert yok
Yüreklerin, kulakları sağır
Hava kurşun gibi ağır
Ben diyorum ki ona
Kül olayım kerem gibi yana yana
Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa
Hava toprak gibi gebe
Hava kurşun gibi ağır
Bağır, bağır, bağır, bağırıyorum
Koşun kurşun eritmeye çağırıyorum
Yukarı

Memleketimi Seviyorum


Memleketimi seviyorum
Çınarlarında kolan vurdum, hapishanelerinde yattım
Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi!

Memleketim
Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya
Kurşun kubbeler ve fabrika bacaları
Benim o kendi kendimden bile gizleyerek
Sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir!

Memleketim
Memleketim ne kadar geniş
Dolaşmakla bitmez tükenmez gibi geliyor insana
Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum
Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
Ve güneye
Pamuk işleyenlere gitmek için
Toroslardan bir kere olsun geçemedim diye utanıyorum!

Memleketim
Develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler
Kavak, söğüt ve kırmızı toprak!

Memleketim.
Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık
Ve onun yarım kiloluğu
Pulsuz gümüş derisinde kızıltılarla
Bolu'nun Abant gölünde yüzer!

Memleketim
Ankara ovasında keçiler
Kumral, ipekli, uzun kürklerin parıldaması
Yağlı, ağır fındığı Giresun'un
Al yanakları mis gibi kokan Amasya Elması
Zeytin, incir, kavun ve renk renk salkım salkım üzümler
Ve sonra kara saban
Ve sonra kara sığır
Ve sonra ileri, güzel, iyi
Her şeyi
Hayran bir çocuk sevinci ile kabule hazır
Çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım
Yarı aç, yarı tok, yarı esir!
Yukarı

Dünyanın En Tuhaf Mahluku


Akrep gibisin kardeşim,
Korkak bir karanlık içindesin akrep gibi,
Serçe gibisin kardeşim,
Serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
Midye gibi kapalı rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
Beş değil,
Yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
Gocuklu celep kaldırınca sopasını
Sürüye katılıverirsin hemen
Ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
Hani şu derya içre olup
Deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
Senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
Ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
Kabahat senin,
-demeğe de dilim varmıyor ama-
Kabahatın çoğu senin, canım kardeşim
Yukarı

Asya Afrika Yazarlarına


Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım
Bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım
Ağaçlar kendi dibinde gölge vermez benim orda
Sizin ordakiler gibi tıpkı
Benim orda arslanın ağzındadır ekmek
Ejderler yatar başında çeşmelerin
Ve ölünür benim orda ellisine basılmadan
Sizin ordaki gibi tıpkı
Bakmayın sarı saçlı olduğuma
Ben Asyalıyım
Bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım

Okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin
Şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek
Şiirler bayraklaşabilir benim orda
Sizin ordaki gibi kardeşlerim
Sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz
Toprağı sürebilmeli
Pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli
Dizlerine kadar bütün soruları sorabilmeli
Bütün ışıkları derebilmeli
Yol başlarında durabilmeli
Kilometre taşları gibi şiirlerimiz
Yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli
Çengelde tamtamlara vurabilmeli
Ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan
Gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadarMalı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli
Yukarı

Öğütler


Dünyadan, memleketinden, insandan
Umudun kesik değil diye
Ya ipe çekilirsin ya atılırsın içeriye
Yatarsın on yıl, on beş yıl
Daha da yatacağından başka
Sallansaydım bir bayrak gibi ipin ucunda keşke demiyeceksin
Yaşamakta ayak direteceksin
Belki bahtiyarlık değildir artık
Boynunun borcudur fakat, düşmana inat bir gün fazla yaşamak
İçeride bir tarafınla yapayalnız kalabilirsin
Kuyunun dibindeki taş gibi
Fakat öbür yanın
Dünyanın kalabalığına öyle bir karışmalı ki
Sen ürpermelisin içeride
Dışarıda kırk günlük yolda yaprak kımıldasa
İçeride mektup beklemek, yanık türküler söylemek
Bir de gözlerini tavana dikip sabahlamak
Tatlıdır, ama tehlikelidir.
 
Unut yaşını, koru kendini bitten
Bir de bahar akşamlarından
Bir de ekmeği son lokmasına dek yemeği
Bir de ağız dolusu gülmeyi
Unutma hiç bir zaman
Bir de kimbilir, sevdiğin kadın seni sevmez olur
Ufak iş deme, yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir içerideki adama
 
İçeride, gülü bülbülü düşünmek fena
Dağları deryaları düşünmek iyi
Durup dinlenmeden okumayı yazmayı
Bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana
Bir de ayna dökmeyi
Velhasıl
İçeride on yıl
On beş yıl, daha da fazlası hatta
Geçirilmez değil, geçirilir
Kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir
 
İlki, yetmiş altı gün
Sessiz düşmanlığında üstüme kapanan kapının
Sonra, saç bir geminin baş altında yedi hafta
Lakin yenilmedik
kafam, ikinci bir insandı yanımda
 
Çoğunun yüzünü unuttum büsbütün
Yalnız, çok ince, çok uzun bir burundur aklımda kalan
Halbuki kaç kere karşıma oturup dizildiler
Bir tek kaygıları vardı
Hakkımda hüküm okunurken heybetli olmak değildiler
Yukarı

Karlı Kayın Ormanında


Karlı kayın ormanında
Yürüyorum geceleyin
Efkarlıyım efkarlı
Elini ver, nerde elin?
 
Ay ışığı renginde kar
Gece çizmelerim ağır
İçimde söylenen türkü
Beni nereye çağırır?
 
Memleket mi, yıldızlar mı
Gençliğim mi daha uzak
Kayınlar arasında
Bir pencere, sarı sıcak
 
Ben oradan geçerken biri
Amca dese gir içeri
Girip yerden selamlasam
Hane içindekileri
 
Eski takvim hesabıyla
Bu sabah başladı bahar
Geri geldi memedime
Yolladığım oyuncaklar
 
Kurulmamış zembereği
Küskün duruyor kamyonet
Yüzdüremedi leğende
Beyaz kotrasını memet
 
Kar temiz, kar kabarık
Yürüyorum yumuşacık
Dün gece on bir buçukta
Ölmüş Berut, tanışırdık
 
Bende boz bir halısı var
Bir de kitabı, imzalı
Elden ele geçer kitap
Daha yüzyıl yaşar halı
 
Yedi tepeli şehirde
Bıraktım gonca gülümü
Ne ölümden korkmak ayıp
Ne de düşünmek ölümü
 
En acayip gücümüzdür
Kahramanlıktır yaşamak
Öleceğimizi bilip
Öleceğimizi mutlak
 
Memleket mi daha uzak
Gençliğim mi, yıldızlar mı
Bayramoğlu, Bayramoğlu
Ölümden öte köy var mı?
 
Geceleyin karlı kayın
Ormanında yürüyorum
Karanlıktan etrafımı
Gündüz gibi görüyorum
 
Şimdi şurdan saptım mıydı
Şose, tren yolu, ova
Yirmi beş kilometreden
Pırıl pırıldır Moskova
Yukarı

Otobiyografi


1902'de doğdum
Doğduğum şehre dönmedim bir daha
Geriye dönmeyi sevmem
Üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
On dokuzumda Moskova'da Komünist Üniversite Öğrenciliği
Kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
Ve on dördümden beri şairlik ederim
Kimi insan otların, kimi insan balıkların çeşidini bilir
Ben ayrılıkların
Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
Ben hasretlerin
Hapislerde de yattım, büyük otellerde de
Açlık çektim açlık grevi içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
Otuzumda asılmamı istediler
Kırk sekizimde Barış Madalyasının bana verilmesini
Verdiler de
Otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
Elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag'dan Havana'ya
Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 1924'de
961'de ziyaret ettiğim anıtkabiri kitaplarıdır
Partimden koparmağa yeltendiler beni
Sökmedi
Yıkılan putların altında da ezilmedim
951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
952'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü
Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
Şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
Aldattım kadınlarımı
Konuşmadım arkasından dostlarımın
İçtim ama akşamcı olmadım
Hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana
Başkasının hesabına utandım yalan söyledim
Yalan söyledim başkasını üzmemek için
Ama durup dururken de yalan söyledim
Bindim trene, uçağa, otomobile
Çoğunluk binemiyor
Operaya gittim
Çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
Çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 1921'den beri
Camiye, kiliseye, tapınağa, havraya, büyücüye
Ama kahve falıma baktırdığım oldu
Yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçe'mle yasak
Kansere yakalanmadım daha
Yakalanmam da şart değil
Başbakan filan olacağım yok
Meraklısı da değilim bu işin
Bir de harbe girmedim
Sığınaklara da inmedim gece yarıları
Yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
Ama sevdalandım altmışıma yakın
Sözün kısası yoldaşlar
Bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
İnsanca yaşadım diyebilirim
Ve daha ne kadar yaşarım
Başımdan neler geçer daha
Kimbilir...

Seviyorum Seni


Seviyorum seni
ekmeği tuza banıp yer gibi
Geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi
Ağır posta paketini
neyin nesi belirsiz
telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi
Seviyorum seni
denizi ilk defa uçakla geçer gibi
İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldayan birşeyler gibi
Seviyorum seni
Yaşıyoruz çok şükür der gibi.

...................................*...................................
* *


Nietzsche

Nietzsche

Nietzsche

x

iletişim: nietzsche@ayrinti.net 2002 - 2008

Hosting