Akşam çok uzun süreden sonra gelmişti. Aynı akşamın
gecesi çok derin, karanlık, olağanüstü karanlık
oldu. Bir ara ağaçlar altında yürüdüğümüzü hatırlıyorum.
Sonra suya atladılar yanımdakiler. Belki ben bunun
için döndüm eve. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Evde
her gün üzerinde oturduğum bir koltuk var. Camdan
düzensiz bir duvar, bir ayva ağacı, toprak birikintileri
ve kurumuş otlara bakıyorum. Gece bile olsa görür
gibiyim onları. Çünkü bu evi ve bahçesini çok iyi
tanıyorum.
İçeri girdiğimde kapkaranlık her yan. Gözlerim alışsın
diye sokak kapısına dayanıp bekliyorum. Alışmıyor
gözlerim. Hiç bir şeyi seçmek imkansız. Her şey
imkansız. Ellerimle eşyaları bulmaya çalışıyorum.
Yok hiç bir şey.
Birden salonda bir mum parlıyor. Ve hiç bir aydınlık
vermiyor bu mum. Salona doğru bir adım atıyorum.
Ve kafamı çevirdiğim her yanda ışık vermeyen, parlak
mumların ufak alevlerini görüyorum. Yer birden sallanmaya
başlıyor. Mumlar, ev, ben sallanarak dönüyoruz.
Bu sallantı arasında birden bir fare beliriyor.
Ben çok korkarım farelerden. Çocukluğumdan beri.
(Birden bu geliyor aklıma.) Fare kafasını kaldırmış
hareketsiz sıçramakta.
Kafasının iki yanında siyah gözleri var. (Birden
bunun eskiden,
çocukluğumda görmüş olduğum farelerden çok başka
olduğu geçiyor aklımdan.) Bu grilikte, kafasından
büyük gözlü fare görmemiştim hiç. Ve ben bunu düşünürken
gözümü oynattığım her yer farelerle doluyor. Sayısız
yanan mumlar ve her yanda sayısız siyah gözlü gri
fareler. Ve ben bunların arasında sallanarak dönmekteyim.
Çok korkuyorum. Arkamda bir kapı olduğunu hatırlıyorum.
Hemen geri dönüyorum. Açıp kapıyı sokağa çıkacağım.
Tam o anda kapının ortasında durmakta olan, görülmemiş
irilikte, benim başım kadar büyüklükte kara gözlü
bir fare, göğsüme sıçramaz mı? Üstelik pençelerini
geçiriyor göğsüme ve ben onu çözmeye çalıştıkça,
o daha derin gömülüyor içime.
Bağırıyordum. İki elim de göğsümdeydi. Sanki bir
şeyi söküp atmak istiyordum göğsümden. Gün yeni
yeni doğmaktaydı. Yeniden uyumaktan korktum.
Taşradaki evimiz bir yokuşun üzerindeydi. Alabildiğine
büyük bir holün her dört köşesinde gene çok büyük
odalar vardı. Biz kış aylarında bu odalardan birine
çekilirdik. Ancak orası ısınırdı. Ama uykum gelince,
annem beni, kışın içinde yaşadığımız bu odanın tam
karşısındaki odaya gönderirdi. Sıcak ve havasız
odadan çıkınca, soğuk, korkutucu, karanlık bir büyüklükte
gelirdi hol bana.
Karşı odaya girer girmez, yatağın altına bakar,
sonra içine girer, yorganı başıma çekip gömülürdüm.
İşte o zaman korkmaya, terlemeye başlardım.
Düşündüğümü hatırlamıyorum. Oysa o büyük evin içinde
her birimizin uykularının ne büyük bir yalnızlıkta
geçtiğini biliyorum. Ninem ölüm döşeğinde uzun süre
yattı. Yatağı benimkinin tam karşısındaydı. Ben
büyüyordum. O ölüyordu. O zamanlar, yatınca, onun
ne zaman öleceğini düşünürdüm. Doğrusu istiyordum
ölmesini. Ölmesi gerekiyordu. Eriyordu çünkü bedeni.
Ufalmıştı. Derileri kemiklerinden sarkıyordu. Sabahları
uyanır uyanmaz onun koynuna girerdim. Sanırım bu,
onun ölüm hastalığından daha evveldi. Çoktan uyanmış
ve yuvarlak gözlüklerini takmış bulurdum onu. Gözlüklerinin
altından iki yanağa yaşlar sızardı.
Ağlıyor musun? derdim.
Hayır, gözlerim sulanıyor, derdi.
Ama onlar gözyaşlarına çok alışmış da, ondan, derdim.
Bu büyük evde, sabah insanın ağlatabileceğini düşünmüştüm.
Ve gece yatmadan önceki korku. Bir gün holün karanlık
bir girintisinde olan mutfağa girdiğimde, (daha
kapıdayken) ninemi karnını açmış, karnına bir bıçak
dayamış, -beklerken- gördüm. Ben de kapı eşiğinde
bekledim bir süre. O ise hareketsiz durmaktaydı.
Eli bile titremiyordu. Hiç bir şey yapmıyordu. Ben
de bir şey yapmıyordum. Beni görmüyordu. Ben onu
görüyordum.
Mutfağa ben niçin gelmiştim? Unuttum. Sonra yanına
gittim.
Napıyorsun? dedim.
Kendimi öldürüyorum, dedi.
Hiç bir şey anlamadım. Bıçağı elinden alıp, almadığımı
hatırlamıyorum.
Ama o öldürmedi kendini. Bunu biliyorum. Bir gün
gene evden kaçmıştı. Bu daha önce oturduğumuz kentten
yazları çıktığımız yayladaydı. Orada bir göl ve
evimizin önünde bir elma bahçesi vardı. Bütün gün
ağaçlara çıkar, elma yerdik. Akşamları da annem
önüne bir sepet alır, elmaları teker teker yedirirdi.
Hepimiz elmadan usanmıştık. Orada ninem evden kaçtı.
Onu aramaya çıktık. Ben yalnız çıktım. Ve onu uzakta,
büyük at kestanesi ağacının yakınında bir çukurda
buldum. Başına eşarbını bağlamıştı. Yuvarlak gözlükleri
gözündeydi. Bana bakıyor, beni görmüyor. Benimle
konuşmuyordu. İncecik yüzü sararmıştı. Korkarak
yanına sokuldum. Hayır korkmadım. Onu bulduğuma
sevindim. Gerçekten bulamayacağım yerlere gitti
sanmıştım. Çukurda böyle duruşu şaşırttı beni.
Niçin çukura girdin? dedim.
Kendimi kaybedeceğim, taa şu dağların ardına gideceğim,
derken, bana gerideki Bozdağları gösterdi. Kendini
dağlarda dolaşarak kaybetmenin ne olduğunu hiç anlamadım.
Eve birlikte dönüp dönmediğimizi hatırlamıyorum.
Ama onun ölümünü çok iyi biliyorum. Yatırdığımız
hastanede onu ameliyat etmek istediler. Buna karşı
diretti. (Kimden duydum bunu? O zamanlar çok küçük
olduğum için, almazlardı beni hastaneye.)
O öldü. Hiç bir şey anlamadım onun ölümünden. Korkmadım
da. Yalnız bir evin yüksek katından caddeye bakarken,
aşağıda giden cenaze arabasında onun götürüldüğünü
biliyordum. Bir kadın beni oyuncaklarla oynamaya
zorluyordu. Sanki şimdi bir başkasının ölümünden
bir şey anlıyor muyum?
Kendi ölümümden?
Bir yıl annemle yalnız kaldık taşrada. O zaman birlikte
yatıyorduk. Uzun süre karlarla kaplı kalıyordu kent.
Ve biz o koca evde, birlikte uyuduğumuz uykuda ne
değin yalnızdık. Ölümümü anlamadan büyüdüm. Bir
gün yüksek bir evin balkonunda tek kolumla asılı
kaldım. Vücudum caddeye sarkıyordu. Kalabalık ve
bomboştu cadde. Aşağıda ninemin cenaze arabası gidiyordu.
Gözlerimi aşağıya yöneltmekten korkuyordum. Tek
elimle balkonun içine geçmek için gösterdiğim her
çaba, caddenin derinliğine düşmem için bir tehlike
oluyor. Ne içeri girebiliyorum ne de caddeye düşüyorum.
Bu bir düş mü? Boşluğa sallanırken bunun bir düş
olduğunu düşünüyor muyum? Bunun bir düş olup olmadığını
düşündüğümü hatırlıyorum. Oysa bu düşten uyanıp
uyanmadığımı hatırlamıyorum. Bilmiyorum. Annemle
birlikte yatıyoruz. Sabaha karşı kapıyı çalarak
uyandırıyorlar bizi. Okulun hademesi gelmiş. Ağlayarak
kendisi ile gelmemizi istiyor bizden.
Henüz yüksek karlar arasından geçmemiş kimse.
Onlar önden gidiyorlar.
Ben arkadan.
Kar onların dizlerine geliyor.
Benim omzuma.
O kadın nereye götürüyor bizi?
Eve döndüğümüzde annem gene üzgün. Ve ben gene bir
şey anlamıyorum. Annem benim camdan düştüğümü bağırıyor
ve ben onun sesini duyarak düşünüyorum.
Uyandığımda kendimi annemin koynunda mı bulacağım?
Yoksa bambaşka bir boşlukta mı?
Tezer Özlü, 1966