:: Nietzsche : Felsefe ::

Yazılar/Vedat Özdemiroğlu


 


Asya'nın İki Ucu Birbirine Ne Kadar Benzemiyor


Günlük yaşantımızın en sıkı geyik cümlelerinden biridir:
- Japonlar ne kadar çalışkan di mi?!

Aynı gezegen ve çağda yaşadığımız insanlardan soyut yaratıklar gibi bahsetmemiz ilginç:
- Ağbi, adamlar günde 18 saat çalışıyorlarmış yaa!

Bu muhabbetin açılımında, söz "Japonlar şunu yapmış, bunu yapmış" paragrafına dayanır ki, hiç çekilmez. Pek bir şey yapmadan ve yapmayı heves etmeden, yapılmışlar ve yapanlar üzerine konuşmak gayet alaturka bir mesaidir. Ben şimdiye kadar,
- Japonlar şunu yapmış, ben de buna karşılık şöyle bir şey yapmayı düşünüyorum, diyen birine rastlamadım. Belki vardır, ben rastlamadım.

Evet, Japonlar çalışkan bir halk. Örneğin bi Japon öğrenci, hafta sonu ödevini bizimkiler gibi pazar akşamına sıkıştırmaz, efendi gibi cumadan başlar, pazarı pazartesiye bağlayan geceyi kedine zehir etmez! Japon anne ve babalar çocuklarının ödevini yapmaya çalışmaz. Japon evlerinde bu yüzden gerginlik yaşanmaz! (Bu "pazarı pazartesiye bağlayan gece" şeklindeki haber bülteni klişesi de ilginç! Lafı uzatmanın alemi ne? Hangi 24 saat içindeyse onu söyle, 14 Mart Pazar, 02:45 dersen biz anlarız! Hayır illa o tadı alacak: Pazarı pazartesiye bağlayan gece! Sanki pazarı çarşambaya bağlayan gece varmış gibi!)

Her neyse, Japonlar çalışkan. Sürekli icat yapıyorlar. Kafada sürekli fikir:
- Öyle bir saat yapayım ki, yelkovanla akrep üst üste geldiğinde saatin kordonu metalik gri renge bürünsün!

Gecenin bir yarısı olmuş, Japon mühendis mesaiye kalmış, hâlâ işyerinde, günlük olağan icadını yapmakla meşgul. İcat bitmeden gitmeyecek, gerekirse uyumayacak!

Aynı saatlerde Türk mühendis, mesainin, son demlerini Sayısal Loto kuponu doldurarak geçiriyor ki, o an telefon çalıyor. Karısı!
- Sen kapat, ben seni ararım!, şeklindeki, klasik 'işyerindeki koca' diyaloğundan sonra gerçekten de arıyor:
- Alooo. Haa, mesai bitiyo birazdan, Kayınçolar mı geliyo? İyi iyi, okey oynarız! Ben gelirken rakı alırım, kanat alırım, başka bir şey lazım mı?!

Yine aynı Japon mühendis, tatil gününde evde de rahat durmuyor. El şakakta:
- Ulan ben pazar gününden bi icat yaparsam, haftaya avantajlı girerim, gayet şahane olur!

Aynı saatlerde Türk mühendis, balkonda mangal yapmakta. Kulak da maçlarda.
- Ulan Baliç, kaçar mı o gol, Allahsız!

Mucit Japon, neyi icat edeceğini düşünürken, gözü telefona ilişiyor.
- Hımm. Telefon. Konuşmaya yarıyor. Evdeyken çalarsa açıp konuşuyoruz. Fakat? Ya evde yokken çalarsa? Ulan ya çalarsa? Demek ki 'telesekreter' diye bi alet yapsam, çok tutar!

Aradan epey bir zaman geçince, bizim mühendis olayı arkadaşlarına anlatıyor:
- Ağbicim, herifler yapıyo yaa. Sen evde yokken, alet arayanları kaydediyo ağbi. Ne adamlar be. Hadi şerefe ağbicim!

Bu 'global çelişki' uzar gider. Onlar telesekreteri yapar, bize de telesekretere tuhaf, komik, bazen de gereksizce duygusal mesajlar bırakmak düşer. Telesekreteri de geç; sabit ya da mobil telefonu yoğun geyik muhabbetleri için kullanan tek ulus, sanırım biziz. "İşletme" adı altında, rasgele numara çevirip makara yapacağımızı ve bu realiteyi eğlence sanacağımızı bilseydi, Alexander Graham Bell, en az dört kere daha düşünürdü bana kalırsa.

Acaba bizdeki "Japonlar yapmış" muhabbeti gibi, Japonya'da da "Türkler yapmamış" kült diyaloğu var mı?

- Nedir hocam, var mı Türkler de bi numara?
- Yok be ağbi, gene bi şey yapmamışlar!

Öyle ya, "Japonlar bir şey yapmış, aklın durur!" cümlesine göre, "Türkler ısrarla bi şey yapmıyorlar, ne iş acaba bir bildikleri mi var?" cümlesi çok daha güçlü! Başka bir çoğrafyada, "İcat çıkarma durduk yere!" türünde bir anlayış yok ki!
Yukarı

Alo Kule!


- Alo kule duyuyomusun beni? Aloo?

- Duyuyorum, ne duymıcam? Kulenin işi nedir ki sizi duymaktan başka?!. Oh, al altına uçağı, oturt yanına çıtır hostesi. Sonra, alo kule.

- Kule, durum ciddi. Geyik yapma. Kule?

- İki satır konuştuk, geyik oldu. Kuleysek köle diiliz ya lan. Hangisi yanında, esmer, küt saçlı hostes mi? Onun bi de ikizi varmış, TEMA Vakfı'nda çalışıyormuş diyolar. Ha ha ha. Aklıma ne geldi lan bak. "Muzaffer TEMA Vakfı. Türkiye Jön Olmasın!" Ha ha ha. Esenboğa bir Kızılderili ismidir, biliyo muydun? Hahaha.

- Kule, gençliğine doyma e mi. Pisa Kulesi'nden beter olasın, boynun altında kalsın. Lan, durum ciddi.

- Ne o, küt saç yanaştırıyor mu? Okudun mu lan, Clinton bi hostese de yazılmış. Tam 40 dakka göğüslerini okşamış. Hayvan herif, Can Dündar o süreye belgesel sığdırıyo be! 40 dakka göğüs okşanır mı? İnsanın parmağında dolama çıkar.

- Kule, şu an uçak kaçırılmış durumda. Esenboğa'nın üzerinden yedinci turumuzu atıyoruz. Sen farkında diilsin ama, şu an gökyüzünde Elm Hava Koridoru Kâbusu yaşanıyo.

- Yapma ya. Kim kaçırdı uçağı be? Yine oyuncak panda olayı mı?

- Yok oyuncak falan diil.

- Hadi ya, harbi panda mı soktu uçağa manyak. Dikkat edin, nesli tükeniyo o türün zarar görmesin hayvancaaz. Paraşüte takıp Atatürk Orman Çiftliği'ne atın.

- Lan bi sus. Zaten zorbela konuşuyorum. Korsanın elinde atar atmaz patlar türde el bombası çakmak var. Sanırım saatli.

- O zaman tırsma hoca. Yaz saati uygulamasına geçtik, bir saat daa vakiniz var. Durumu yetkililere bildiririz.

- Çabuk bildir, ne zaman bildirecen?

- Vuslata beş kala. Nihahaha.

- Sen ne ibne bi kuleymişsin be arkadaş.

- Hobaaa, doğru konuş. Tehlikedesin diye ağzını bozma. Tedbirini alsaydın. İnsan kokpite bir iki tane kurban derisi zulalar. THK o kadar deri topluyo. At üstüne kurban derisini, yolcular anında harekete geçip kemerleri çözerler, toplu halde korsanın üzerinde otururlar. Sonra yine toplu halde Reha Muhtar'a giderler.

- Korsandan mesaj var. Uçağı Manş Denizi'ne indirmezseniz, yolcuları teker teker çakmakla cıs yaparım diyo.

- Ne, cıs mı? Korkunç bi şey. Sen korsanı "Uslu durursan, atta gitcez" diye oyala, ben bi çare bulurum. Uçakta ünlü var mı?

- Nasıl?

- Uçakta diyorum, Televolelere çıkmış bi tip var mı?

- Var. "Benim olmazsan taciz ederim" şarkısını söyleyen Nihat Doğan uçakta.

- Tecavüzcü demedik, ünlü dedik. Hem ne arıyo ki o KTHY uçağında, ayrıca KTHY ne, Kütahya demeye utanıyorsunuz da, aranızda kodlaşıyo musunuz?

- Kıbrıs Türk Hava Yolları demek o.

- Vay benim sazanıma bak be. Ankara'daki son fıkrayı biliyo musun? Bi kuzu, bi aslan, bi de Türk üç-beş-sekiz oynuyolarmış. Efendim, derken.

- Lan kule, sekizinci tur da bitti. Yeter ama ha.

- Peki Küçük İbo'yu biliyo musunuz?

- Neyini?

- Maket uçak karçırdığı için kırmızı bültenle aranıyormuş. İntertoy tarafından.

- Sen daha geyik yap. Korsan top sakallı bir yolcunun ensesini yaktı. Bütün personel yolcuyu üflüyo. Kuleee. Bi şeyler yap kule.

- Kule dedim de. Kapıkule'de bizim kayınço çalışıyo. Geçen bi İnka yerlisi gelmiş, ne pasaport var elinde ne bişii. İlla gitmek istiyo ülkeye. "Arkadaşa bakıp çıkcam" demiş. Kayınço yememiş tabi. Acaip adamdır kayınço. Gülay Atığ'ın çuvallarını kaldırıp resim çektirmiş. Gül gül öldük.

- Tamam kule, sus. Olay bitti. Bi herif uçağa kement atıp, dişiyle çekerek indirdi uçağı. Korsan, "Çakmağımı almayın, anısı var" diye ağlıyo.

- Vay be. Dişiyle indirdi ha. Şimdi o lavuk, tüm kanallara çıkıp ünlü olur. Biz hâlâ pinekleyelim burda yarasa gibi. Karakutun doğuştan güzel olcak abi. Şans yok ki bizde. Karakutum, çatalkaram, çingenem aabi yaa!
Yukarı

Şevki Yılmaz'ın Son Talk-Show'u


(Seri halde, bağırarak, Vurun Kahpeye'deki hoca estetiğiyle okunmasında fayda vardır.)

Ben buraya niye geldim Müslüman? Beni buraya muson rüzgârı getirmedi! Bakın ne isim koymuşlar Cenab-ı Rab'bin rüzgârına: Muson! Demek istediği Mason'dur Müslüman! Diyorlar ki rüzgârı bile biz estiririz, borsalarda dalgalanmaları biz yaratırız! Dalgalanın bakalım kâfirler, dalgalanıpta da durulacaksınız! Ehl-i sünnet durular sizi! Roger Rabbit diye film çekiyolar, sinema denen fuhuş yuvalarında gösteriyorlar. Kimler geliyor sinemaya? Dudakları rujlu, etekleri yırtmaçlı, bluzları oh, yandan oyuk kadınlar, kızlar gidiyor! Kadın başlarına elin çizgi tavşanına bakıyorlar! Tövbeler ötesi, yani tövbeler tövbesi, Allah'ın adıyla oynuyorlar! Duymuyor musun Müslüman? Görmedin mi o filmi? Hani yok mu bir kısmı çizgi, bir kısmı canlı suret! Bu yezitlerin kapı zilleri bile "din-den-dön" diye çalıyor, günahtan günaha koşuyor bunlar!

Şarkıları var bunların, ahlaksızların! "Ey uzak ülke" diyor "güzel ülke!" Bahis konusu ülke Yahudi diyarıdır! İsrail'i kastediyor! İsrail, Müslüman'ın canına kast ediyor! "Ne kendi isteğimle geldim sana" diyor, "ne de soylu bir atın sırtında!" Dediği şu ey ehl-i sünnet, elalemin İzak'i, Corc'u, Karl Hanz Rumenige'si mecbur ediyor mümini Hıristiyan Avrupa Topluluğu oluyor bu soylu at! İkinci anlamı Mason aleminin defterdarı Demirel'in kıratıdır! Neren kırat senin behey Musevi! Kiratsın sen kirat! Atın kirden, lekeden zebraya dönmüş be dinsiz, ahlaksız, coğrafyasız! "Beni bu yiğit delikanlı gençliğin ateşi sürükledi sana" diyor şarkıda, "birde başımdaki şarap dumanları!" O ateş cehennem ateşidir ki, Dinsiz Amerika'nın bilumum zippolarını, Şeytani Avrupa'nın vasati 40 milyar kibritini bir araya toplasan, piknik tüp gibi kalır yanında! Dediği naneye bak, şarap içiyor pezevenk yahu! Şarap içiyor! İçiyor! İç! İç bakalım ey münafık. İslâm şurubunu lıkır lıkır ağzına dayadığımda gözlerin ping topu, yani pong da var, işte o oyun!

Geçenlerde şeytan icadı televizyona gözüm kaydı, o da ne, bir dizi var ki ne dizi! Tövbe haşa, melek adı kullanmışlar, neymiş ey inanan, Karamelek! Hadi ordan be deyyus! Sen melek kavramından ne anlarsın, ne? Kaptan Black gibi pipo markası mı sandın yaradanın meleğini? Karamelek dedikleri yoldan çıkmış bir kız, önüne geleni baştan çıkarıyor, efendim, sitede erkek mahlukat bırakmıyor! Gözlerim doldu da taştı ey ahali (Burada ağlıyor). Gencecik kızı ne hale koydunuz! Karamelek'miş! Olsa olsa Karamotor'sun sen ey cibiliyetsiz!

Tosunhisar'da genelev açmışlar, açılışa kılıç-kalkan ekibi gösteri yapıyor! Genelevin maması pezevenklerle kalipso yapıyor! Belediye başkanı da duruma el koyacağına, gitmiş İstanbul'a Spays Görls'ün basın toplantısını seyrediyor! Be pezevenk adam, puşt kişi, ibnetor birey, getir madem o şeytani grubun kahpelerini de karı görsün millet! Ne istiyorsunuz Müslümanlardan, niye yoldan çıkartmaya çalışıyorsunuz? O tip fena evlere, pis mekânlara hep Hıristiyanlar, Yahudiler, Budistler ve Santraforlar gidiyor! Bir Müslüman'ı keraneye giderken gören var mı?

Medya yapıyor bu tezgâhları, medya! 45 kupona şeytan maketi verir bunlar be! Barbi bebeymiş? Elalemin cünyor orospusunu peşkeş çekiyorlar! Bizim zavallı Ayşegül'e de alet ediyorlar! Yarın bugün verirlerse şaşmam, Ayşegül randevuevinde! Bu medya var ya bu medya, kendi aralarında Yahudi aksanıyla konuşuyor bunlar! Dinç Bilgin diyor "Nasilsin Aydin?" Aydın Doğan da diyor: "Milleti kaziklayip duruyoruz, n'apazaiz?"

Lafımı bitiriyorum Müslüman! Geçen gece rüyamda afro sakallı dede gördüm, yine böyle konuşuyorken, "Yavrum" dedi, "ne güzel sesin var senin!" dedi. "Mest ettin beni be!" dedi. Dine dön Müslüman! Hıristiyan hayatı ortalama bir aşk! Hidayete er ey mümin! Yoksa kırarım kaburganı! (Sarsılarak ağlıyo, mikrofonu deviriyo.)
Yukarı

Aydan Siyavuş


Orta okuldayken ilk defa aşık olmuştum. Aklım gitti. Olayı tam kavrayamadım. Döneminin güncel geyiği olan “sağlıklı yaşam için” birlikte gece koşulları, arasıra tavla oynama, okul çıkış heyecan dolu kısa süreli yürüyüşler dışında bir aşama kaydedememenin yanı sıra, aşık olduğum kişi İlhan Selçuk’la Ahmet Selçuk İlkan’ı karıştıan bir kişiydi.

O dönem ilgimi çeken ikinci dişi bir roman kahramanıydı: Simmel’in “Hepimiz Kardeş Olacağız” kitabındaki Lilian! Belki de romanın erkek kahramanını ve de onun kardeşini çok etkilediği için ben de etkilenmiştim. Ayrıca Lillian’la, aşık olduğum kızdaki isim benzerliliği de çok tuhaftı!

Hep aynı bakkaldan, hep aynı zamanda, cumartesi sabahları “Gırgır” dergisi alırdım. Dergiyi okuya okuya dönerdim eve. Babamdan “Cumhuriyet” okuma alışkanlığı o dönemlerde geçti bana. Bir de haftalık “Nokta” dergisine sardırdım.

İskenderun’daydık; havası her zaman nemli, yılda bir kez esen ve “çocuk uçurduğu” rivayet edilen “Yarıkkaya fırtısınası” meşhur, akşam güneşi delirtici güzellikte olan İskenderun’da. Orası, o zamana kadar tayinlerle geçmiş göçebe ömrümün en çok yaşadığım yeriydi. İskenderunspor’un renkleri turuncu-maviydi!

Yetmişlerde bitmiş çocukluğun yerini, düpedüz “ilk gençlik” almıştı. Alıp başını yüzmeler, üstüste maç etmeler, Sezen Aksu’dan “Sen Ağlama”, Yeni Türkü’den “Telli Turna!”

İlk defa Nazım Hikmet, ilk defa Deniz Gezmiş, ilk defa Yaşar Kemal, ikinci defa Orhan Veli! Ve çizgilerle Karl Marx!”

Ve “Atilla İlhan’dan bıçak gibi çekilmiş sayısız mısra!”

Sinemalarda “ağlatan film” Şampiyon, Cramer Cramer’e Karşı, Fahriye Abla! Televizyonda “Godfather” marlon Brando ve de Niro, “Köşedönücü” Ferhan Şensoy, “İrlandalı Kız”da ve “Savaş Rüzgarları”nda Robert Mitchum, “Bisiklet Hırsızları” ve TRT’de bobinleri karıştırılmış “Love Story!”

Bütün bunların dışında, “gerçek sevgilim” basketboldu. Belki de futboldan daha iyi becerdiğim için; turnikeli, “adam adama” savunmalı, smaçlı, “steps”li oyunun hastası oldum. Fakat asıl neden (binlerce yaşıtımda olduğu gibi) önce Koç Riis” yönetiminde çalışan Kuliç, Salamis, Gonzales ve arkadaşlarından müteşekkil “Beyaz Gölge”, sonra da rahmetli Aydan Siyavuş yönetiminde Efe, Erman, Aytek ve arkadaşlarının oluşturduğu “Çalenç Kupası”nı kazanan milli takımdı. Kudurmuşçasına oynardık. O külçe gibi, simsiyah “sağlık toplarından” sonra siyah çizgili turuncu basketbol topu tenis topu kadar hafiflerdi. “Orijinal Konversler” hayal ederdik. “Voit” marka topları olmadığı için “Vahit” adındaki taklidiyle idare edenler vardı! Beden Eğitimi öğretmeni Rıfat Hoca, birden Koç’a dönüşürdü, bizim lisenin çocukları Feliçita ritmiyle “Rıfat Hoca!... Rıfat Hoca!...” diye bağırırlardı.

Basketbolda bambaşka bir haz, apayrı bir tat vardı. Hırsla oyunu karıştırıp tişörtlerimiz terden vücuda yapışana kadar oynuyorduk... (Zaten biraz da o yüzden üşütüp hastalanıp direkten döndüm.)

İlk aşkım evleneli çok oldu! Artık Simmel okumuyordum.

“Gırgır” dokuz yıl önce hiç edildi. Uğur Mumcu’yu alçakça katlettiler. “Nokta”nın da adı ve cildi kaldı yadigâr! 12 yıldır İskenderun’u görmedim. Yaş otuza geldi. İlk gençliğim çoktan bitti.

Aydan Siyavuş öldü. Meğer ne çok severmişim, elinde hep su şişesi kenardan takımını yöneten Koç’u. Bir zamanın bittiğini o ölünce anladım. Onca yıl, “üç saniye koridorundaki” üç saniyeden daha hızlı geçti.

Hayat mola almadan “feyk atmaya” devam ediyor.
Yukarı

Üvey Yazı


Bitmeyen, tükenmeyen geyiktir: Mizahçılar sabahlar! Mizahçılar sabahlar! Bunun sebebini tanıdıklar sorar, arkadaşlar sorar, söyleşilerde sorarlar. Ne biliyim ben? Sabahlar iste mizahçılar.

“Gırgır” dergisi el değiştirmeden önce ve ben henüz bir orta-okul öğrencisiyken, dergide okurdum. Bazen “Gırgır”cılar kendilerini ve çalışma biçimlerini anlatırdı. “Sabahlıyoruz” diyorlardı, “gece espriler çıkıyor, seçiyoruz, çiziyoruz!” O kadar merak ederdim.

On dokuz yaşımda, kendimden hiç ummadığım bir atılganlıkla yazılarımı “Gırgır”a götürdüm. Bazılarını seçip yayınladılar. Para bile ödediler. Akşam üstleri gidip bırakırdım yazılarımı.

Çıktığımda hava iyice kararmış olurdu. Cağaloğlu’ndan Eminönü’ne başım dönerek inerdim. Aklım “Gırgır”da kalırdı. Ne yapacaklar? Ne yazacaklar, ne çizecekler? Eşli piştiyi kimler kazanacak? Yazdıklarımdan hangileri girecek? Ya hiçbiri girmezse? Girer, girer. Yolda aklıma yeni espriler gelirdi. Arayıp söylesem. Olmaz, haftaya artık. Camdan süzülen yağmura bakardım, ıslak asfalta bakardım. Mutluydum ulan! Cuma günü vapurlar, kantinler, amfiler “Gırgır”sarısı olacaktı. O dergide benim yazılarım da olacaktı.

Sonra sabahladım. “Gırgır”da. İlk kez dergide sabahladım, üstelik ertesi gün mühim sınav var, banane sınavdan. Eve gidip yattığımda hava ısınmıştı. Bir bebek gibi şaşkın ve memnundum, uyuyamadım doğru dürüst, sınava yetiştim!

Sonra çok sabahladım. Birçok dergide sayısız kez, ya çalışmaktan ya gülmekten bayılana kadar, bıkana kadar. Böylece dünyanın bu en saçma çalışma sistemine alıştım!

Birdenbire değil, yavaş yavaş anladım ki, mizah böyle güzelleşiyordu. Bizim dergiler öncelikle karikatür dergileriydi, o eciş bücüş adamlara, hareket çizgilerine, yuvarlak konuşma balonlarına, o balonların içindeki kusursuz el yazılarına, cümlelerin sonlarındaki ünlemlere hayran olup başlamıştı bu işe pek çoğumuz, benim gibi yazarlar dahil.

Mizah, kendisiyle uğraşmak için karikatür adamlar istiyordu. Öğleden sonra, akşamüstü, iyicene karanlıkta dergiye gelen paltolu, tebessümlü, merhabalı, koltuklarının altı kağıt rulolu adamlar; zaman ilerledikçe, beyin açıldıkça ruhsal olarak şekil değiştiriyorlar, en küçük bir belge göstermeden birtakım acayip sınırları geçiyorlar, normal hallerinden çok kararında çıkıyorlar ve karikatürleşiyorlardı. Sabah gözlerinin altı şişmiş, renkleri uçmuş, aynı ruloları, aynı paltolarla dergiden çıktıklarında ne mizahçıydılar, ne bir şey. Mükemmel birer karikatürdüler.

Karikatür olabilmek için sabahlıyoruz. O zaman inanılmaz gülebiliyoruz, inanılmaz güldürebiliyor ve hatta inanılmaz içlenebiliyoruz. Yorulmuyoruz, karikatür adamlar yorulmaz.

Boşlukta titrek hareket çizgileri bıraka bıraka ve gayet ayarsız yürürken mizah bizi daha çok seviyor.


...................................*...................................
* *


Nietzsche

Nietzsche

Nietzsche

x

iletişim: nietzsche@ayrinti.net 2002 - 2008

Hosting